cennet
Bir ayağım anılarımın acılar bataklığına saplanıp kalmış, derinde ve endişeli, bir diğeri geleceğin kör şafağında nereye ayak izi bırakması gerektiğini bilmez bir halde idi. Sade bir “merhaba” çıktı ağzımdan. Bizim adını, onun da bizi umursamadığı o sokağın köşesinde hayatın bize, bizim de birbirimize çarptığımız gün. İlk değildi ama kim bilir belki de sondu…
***
Her ne kadar sessiz bir şekilde evden çıkmaya niyetlenmiş olsam da kapımız buna izin vermeyecekti. Hiç bilmediğimiz bir güfteye yazılmış bestesini her açılışında bize icra ederdi, yine öyle oldu. Seslice kapıyı araladım. Dün geceki soluksuz fırtınadan sonra şehrin bir başka coğrafyaya savrulduğuna şahit olmayı bekliyordum. İlk adımımla beraber hemen herşeyi yerli yerinde bulmuştum. Bir tek yapraklar yitip gitmişti tutundukları hayat dalından. Arnavut kaldırımlı yol sarı, amber ve kahverengi ile sonbaharı selamlıyordu. Her bir ağaç, ebru sanatçısı misali besmele ile serpmişti yapraklarını sokağın yüzüne. Az önce son bulan yağmurun kokusu bir kez daha efsunluyordu bu kadim şehrin yorgun sevdalılarını.
İki kapı ötedeki nalbura gitmek için çıkmıştım evden. Yüzümde askerden yeni gelmiş olanlara has o malum şaşkınlığı ve gözlerimdeyse uykunun mahmurluğunu taşıyordum. Ruhumu, gözlerimi açmakla, oymak arasındaki işkencede uyandırmaya çalışıyordum. İnsan askerlik görevini yaptığı zamanlarda geride bıraktığı şehrin sadık bir sevgili misali; değişmeden, gönlünü yeni renklere, ışıklara açmadan hep onu bekleyeceğine inanmak ister. Bu romantik saflıktır belki de, sayılı günleri sabrın tavasında eriten… İki kapı öteye gidene kadar iki mevsim değişikliği süresine yetecek kadar düşünceler aktı geçti aklımın ırmağından. Tam nalburun kapısına bir adım kala şehir bir anda dün geceki fırtına iklimine girdi. Dipsiz bir karanlık gözlerimdeki tüm ışıkları siyaha boyadı. Görünmez ama kaya sertliğinde bir duvar ile buluşmuştum. Sarsılarak, şaşırarak, ne olduğunu kendime açıklamakta zorlanarak ve bir iki adım geriye sendeleyerek düştüm. Hemen hemen aynı anda avuç dolusu metal parçaların sesi kaldırım taşlarının sertliğine çarpınca acı ile inlediler. Saçılanı, döküleni görmemiştim ama duymuştum. Bir şeye çarpmıştım. Nalburun kapısından bir adım ötede çarptığım, çarpıştığım ile karşı karşıya oturmaktaydım. Yüzüne daha bakamadan ağzımdan ancak yıpranmış bir “af edersiniz” çıkabildi. Kaldırım taşlarının sertliğinde acı ile seslenen metaller çiviymiş. Bir özür mahiyetinde olsun diye bir an evvel yere serpilmiş çivileri toplamak için hızla doğrulup ayağa kalmak istediğimde herşey sanki yeni baştan bir kez daha yaşandı. Nereden bilebilirdim aynı anda, aynı şeyi düşündüğümüzü. İnsan acıya alışınca daha mı az canı yanıyor? İkinci çarpışmanın sızısı ilki kadar uzun boylu değildi. Bu kez daha çabuk ama daha tedbirli bir şekilde yarı doğruldum. Bir çırpıda yerdeki bir avuç çiviyi içinden döküldüğü gazete kâğıdına topladım. O ise ayakta ve elleri belinde beni bekliyordu. Burnundan soluduğunu hissediyordum. Usulca ayağa kalktım. Yüzüne doğru giden bir bakışın peşine takıldım. İlk kez gözlerine dokunmuştu gözlerim. Çivileri hızla, hırsla çekip aldı elimden ama bakışı içimde, saplandığı yerde kalakalmıştı. Yürüdü gitti, sanki içimden geçti. Bilmeden de olsa giderken beni de yanında götürdü. Nehirler içinden geçtiği şehirleri taşırmış bir sonraki şehre ve bir sonrakine… Geç kalmış sade bir “merhaba” çıktı ağzımdan.
Öğrendim sonra, daha yeni siz bir arka sokağımıza taşınmışsınız ama sen (bihaber de olsan) içime taşınmıştın. Ümit Yaşar Oğuzcan için “Ayten” ne ise benim içinde artık sen o idin. Ruhumdaki her sokak sana açılırdı ve pusulamın her yönü seni gösterirdi. Benden gelip bana giden bütün tramvayların tek durağı, tek yolcusuydun. Aklımı seninle bozmuştum ve tamirciye gitmeyi gönlüm men etmişti. O günden sonra her günüm senin ışığına mahkûm düşmüş pervane misali zifiri karanlıklarda son bulmaktaydı. Meftun bir halde, bir başka çarpışma hülyasının diğer ortağıydın.
Aysel teyzem yine bizdeydi. Bir arka sokağımızda otururdu. Aslında teyzekızı idi ama yaşı benden bir hayli büyük olduğu için “teyze” derdim. Necla teyzem yani asıl teyzem, annesi bu duruma kızar, bozulurdu. O derdi, nereden senin teyzen olmuş? Senin teyzen benim. Lakin yine de vazgeçmemiştim ona “teyze” diye seslenmekten. Annemle sofraya oturmuşlar, beni de zorla ortak kılmışlardı kendilerine. Boşlukta soluklandığım günlerdeydim. Yine konuşulanlardan habersiz ama etrafıma ilgiliymiş gibi sahte gülümsemeler, mimikler bırakıyordum. Sesler, boğazda süzülen martılar misali uçuşup geçiyordu kulaklarımdan. Bakıp görmemek ne ise duyup anlamamaktı yaşadığım. Boş kaşığı kaçıncıdır ağzıma kadar götürdüğümün farkında bile değildim. Birden, bir duanın kabulü gibi Aysel teyzemin söylediklerini algılamaya başladım:
--İnsanın içini açıyor, dedi. Yüzüne bakınca gökyüzüne bakıyormuş hissi uyanıyor. Yanaklarında bir gül goncası taşır gibi sıcak, içten bir kız. İsmi de ne güzel, Cennet’miş, dedi.
Boş kaşık ağız hizamda kalakaldı. Kimden bahsettiklerini bir çırpıda anlamıştım. Aysel teyzem ile kapı komşusu sayılacak kadar yakın oturuyorlardı. Giderek yükselen ses tonum ile üç defa “Cennet, Cennet, Cennet” diye tekrarladım. Annem ve teyzem aynı anda bana doğru dönüp baktılar, sustular ve ardından gülüşmeye başladılar. Ben bir kez daha “Cennet” dedim ve sustum.
Ne yaptıysam, kaderin beni onun uzağına savuran rüzgârına engel olamamıştım. Güz kışa, kış ise bahara bir kez daha yenik düşmüştü. Akşamın şehre erken indiği mevsimler artık geride kalmıştı. İsmini bir zikir gibi mırıldanmanın ve akrostiş şiirler yazmanın ötesine varamamıştım. Kendi hayal dünyamda “Cennet” derken, aşkın cehenneminde durup kalmış, donup kalmıştım. Evet, çarpıştığımız o çok kısa anın dışında onu görmek nasip olmamıştı. Yine de bu anları, hayal dünyamın teşnesinde mayalayıp, ruhumun okyanusunu onunla doldurmuştum. Gözleri; kahverengiden elaya, oradan da yeşile uzanan sanki üç renkli bir gökkuşağıydı. Susturulmuş bir öyküyü dillendirmek ister gibi heyecanlıydı bakışları. Sevmek; bir şeyi, herhangi bir şeyi, gülümseyen yanağındaki gamzeyi, gözyaşının yüzünde süzülen nemini, yarınları beraber paylaşmak isteği miydi?
Pencere kenarında, elimde ne zaman doldurduğumu hatırlamadığım çay bardağının serinliğinde, gökyüzünün hülyalı haline dalıp gitmiştim. Ufka en yakın yerde duran suskun bir kızılın peşine düşmüştü geriye kalmış tüm renkler. İç içe geçmiş renklerin birbirlerini kırmadan, üzmeden ve kirletmeden gökyüzünü böyle kudretli bir tonda boyayabilmeleri beni hep huzurlu kılmıştı. Verilmiş öğütleri; düşünüp, tutabilmek için sunulmuş bir fırsat gibi… Zaman evc makamı zamanıydı. Akşam ezanı, evlerin birer ikişer yanan ışıklarının yapay aydınlığında, şehrin ruhunu dingin bir suya bırakmak ister gibiydi. Haliç, güneşin son çırpınışlarına sırtını dayadığı yerden şehri çağırdı. Beraber suyunda yıkadılar kirlenmiş günü ve yarına hazır etmek için bugünü Eyüp Mezarlığında “Hû” çeken bir selvinin dalına astılar. Ezan sesleri Süleymaniye’den Selimiye’ye doğru yola koyulduğunda Argus marka lambalı radyonun düğmesini çevirdim. Lambası akşamın siyahını yırtmak için o an ışıdı ve ardından yavaş yavaş ısınıp kendine gelen radyonun sesi sanki tüm şehri doldurdu:
Gel beklediğim sevgili akşam olunca,
Göğsünde açılmış yine çapkın iki gonca
Benzim sararıp gözlerimin rengi solunca
Göğsünde açılmış yine çapkın iki gonca…(1)
Aysel teyzem, hadi kalk bakalım, diyen şen sesi ile hüzün giydirdiğim akşamı paraladı. “Nereye?” demek kısmet olmadan gömleğimin üstüne hırkamı giymiştim bile. Ayakkabımın giyinemediğim diğer tekini sokağa ilk adımımı attığım yerde ayağıma geçirebilmiştim. Heyecanla ve hiçbir virgülün araya girmeye cesaret edemeyen hızıyla anlatmaya başladı.
--Yazlık sinemaya Sadri Alışık’ın yeni bir filmi gelmiş. Esen Püsküllü ile beraber oynuyorlarmış. Çok güzelmiş. Herkes ağlıyormuş. Bak ay çekirdeği de aldım. Oradan da gazozlarımızı alırız. Hep beraber seyrederiz, dedi.
Sanki söylemek istedikleri varmışta, bir muştuyu bozmamak adına sözcükleri dilinin altına saklıyormuş gibi hissettim.
--Teyze dedim, hep beraber derken ne demek istedin? Kimler gelecek başka?
--Kimler değil aslında, kim demeliydin. Kim olduğunu da bizim sokağın köşesinde öğrenirsin, dedi.
Sustum ve sorularımın içimde büyüyen sesine sırtımı döndüm. Hızlı adımlarla arka sokağa doğru yürüyorduk. Yazlık sinemaya filmin başlamasından önce gitmek yazılı olmayan bir kuraldır. Çünkü filmi iyi ve nispeten daha rahat bir yerde seyretmek istersen erkenden gidip tahta sandalyelerin iyisini bulman gerekirdi. Yoksa dışa çıkmış çivilerin verdiği huzursuzluk, filmin hüznünden önce gözyaşlarının akmasına sebep olabilirdi. Sokağın köşesine varmak üzereydik. Teyzem elinde taşıdığı hırkasını giyinmek için çekirdek paketini bana uzattı. “Kim?“ sorusunun cevabını görebilmek için sağıma soluma baka baka yürümekteydim. Köşeyi dönmem ile çarpışmamız bir oldu. Elimdeki çekirdek paketi ellerimin arasından kurtulup bizle beraber yere düştü. Hep birlikte dökülmüştük. Akşamın karanlığı algımı da karartmıştı. Ancak Aysel teyzem “Allah iyiliğinizi versin” diyerek öyle bir kahkaha patlatmıştı ki ayılmamız uzun sürmedi. Yine çarpışmıştık. Ayağa kalktık. Üstümüzü başımızı toparladık. Kafamın üstünde sanki tüm şehri taşıyor gibiydim. Başımı kaldırıp yüzüne bakamıyordum. Derin bir nefes aldım. İçinden geçilmez, gidince kalınır gözlerine bir an için baktım ve mahcubiyetle “af edersiniz” dedim. Gülümsedi bu kez ve ilk defa sesini duyurdu. Yüreğimin çeperlerine hapsettim sesini. Dinmez bir akis oldu:
--Estağfirullah, dedi. Sanırım benim de kaza ihtimaline karşı kayıtsız bir yürüyüşüm var.
Aysel teyzem olaya el koymuştu bile:
--Siz dedi, başka türlü tanışma, selamlaşma biçimleri var, onları da tatbik etmek ister misiniz? Mesela; bak Rıdvan, bu bizim sokağın güzel kızı Cennet ve Cennet bu da benim yeğenim Rıdvan. Bakın böyle de olabilir, dedi.
Onun gülümsemesinin verdiği cesareti hala üzerimde taşıyordum. O cesaretle bu sefer aklı başında bir “merhaba” dedim. Bu seremoninin verdiği uçuk pembe bir utangaçlık yüzünde yer etmişti. Sade ve kaçamak bir “merhaba” demekle yetindi.
Aysel teyzemin hınzır gülümsemelerini saymazsak sinemanın kapısına kadar sessizce yürüdük. Bu yıl yazlık sinema aşağıdaki arsanın tamamını kaplamıştı. Arsa sınırlarını çepeçevre saran tahta paravanların oluşturduğu duvarın ardındaydı beyaz perdeye düşen hayaller. Filmin afişleri kapı diye bırakılan boşluğun sağına soluna boylu boyunca asılırdı. Yine öyle olmuştu. Afişler, sinemanın dili ile hayalimize yürüdüğümüz yolun ilk renkli ışıklarıydı. Afişin solunda, önde Sadri Alışık; mahzun, kederli ve hüzne dokunan yüzü ile durmakta. Eli çenesinde, umutsuz bir geleceğe yorgun bakışlar bırakıyor. Arkada ise Salih Güney’in kollarında duran Esen Püsküllü; sadece duruyor, oysaki yüreği çok uzakta bir başka hayatın penceresinden içeriye gizlice bakmakta. En üste, ustanın adı Sadri Alışık ve hemen altına ise filmin adı yazılmış. Kısık bir ses tonu ile mırıldanarak okuyorum:
--Ah Cennet Ah…
Aysel teyzem yüzünde mütebessim bir ifadeyle soruyor:
--Neymiş filmin adı?
Ve ben bu kez daha duyulur bir ses tonunda yineliyorum filmin adını:
--Ah Cennet Ah! Şey, yok, yanlış okumuşum, af edersiniz. Ah Müjgan Ah, diyorum ama şaşkınlığımın yüzümde biriktirdiği kızarıklığa ve sanki kapı ardında bekliyormuş kadar çabucak alnıma hücum eden ter damlalarına engel olamıyorum. Kaçarcasına sinemanın kapısından içeriye giriyorum. İlk bulduğum yan yana üç boş sandalyenin birine oturuyorum. Yanıma Aysel teyzem, onun yanına da Cennet gelip oturuyorlar. Az sonra bir uçtan bir uca tüm sinemayı saran ve meltemin küçük öpücükleri ile üstümüzde salınan ampuller sönüyor. Başımızın üstünden geçip giden ışık beyaz perdeye düşüyor. Herkes, herşey, şehir bile susuyor ve Hüsnü ile Müjgan’ın hikâyesinde artık kendimizi arıyoruz…
Günler geçmişti sinemaya gidişimizin üstünden. Ben, bedenimi alıp eve getirmiştim ama ruhum hala filmin ikinci yarısını onun yanında seyrettiği yerde kalakalmıştı. Aysel teyzem gazoz alma bahanesi ile aramızdan kalkıp gitmişti. Geri döndüğünde ise;
--Cennet dedi, geçsene diğer sandalyeye. Sıkışmış iyice burası, çivilere takılacağım şimdi. Yırtılacak üstüm başım.
Usulca yan tarafa, ben tarafa geçti. Sanki zaman değişti. Bir çöl, vahadan yoksun geldi dudaklarıma kuruldu, dudaklarım kurudu. O an yüreğime dar geldi göğsüm; çıkıp gidecek, beni terk edecek sandım. Film nasıl bitti hiç anlamadım. Sonraki üç akşam yine aynı filme, yine aynı sinemaya ve yine aynı sandalyeye oturmaya gittim…
--Bu sana gelmiş.
--Nedir o anne? dedim.
--Aysel teyzen uğradı bugün. Bu zarf Rıdvan’ın, dedi.
Elinden kaptığım gibi çıktım salondan. Üst kattaki odama koşarak mı, yoksa uçarak mı çıktım bilmiyorum. Zarfı pencere kenarındaki masamın üstüne bıraktım. Hemen açacak cesareti arar gibi ellerim cebimde masanın etrafında tutarsız bir şekilde dolanmaktaydım. Pencereyi açtım. Soluğum ciğerlerimi doldurmak istemiyordu. Uzanan ellerimi her defasında geri çekiyordum. Heyula ile hülya arasında gidip gelmekten yorulmuştum. Elimi yakacağından korkarak zarfı tuttum. Yatağın ucuna bıraktım bedenimi. Dualarla ve incitmeden zarfı açtım. Harflerin üstünde gezindim durdum. Okumadan seyrediyordum. Naif bir el yazısı kâğıdı süslemişti. Sanki harfleri incitmekten korkar gibi nazik ve kenar süsüymüşçesine zarifti. Onun sesinden dinler gibi okudum:
Rıdvan merhaba,
İçimde biriktirdiklerimi sana söyleyemem ama belki yazabilirim dedim. Mektubuma karşılık verirsen, cesaretimi pekiştirmiş olacaksın.
Çarpışmadan selamlaşabilmek ümidiyle…
Cennet
Mektubu arka arkaya kaç defa okuduğumu hatırlamıyordum. Şehri içine çeke çeke, tüm zevki ile bakabileceğin en güzel teraslardan bakmak gibi, bir iskemle çekip kuruldum kelimelerin manzarasına. Her okuduğumda farklı manaların otağına misafir oluyordu zihnim. Kimi zaman; neden olduğunu anlamlandıramadığım can acısına teslim oluyordum, kimi zaman da filizlenen umutların peşi sıra ebruli bir hayalin ardına düşüyordum ve ne vakit gözümü arkaya çevirsem o an özlemi yeniden başlıyordu...
Yazdım sildim ve sildiklerimi yeniden yazdım. Bu döngü beni hedefime götürecek hiçbir menzile vardırmadı. Yirmi dokuz harften, yüreğimdeki yarayı anlatacak bir cümle kuramıyordum. Bir taraftan da bir an önce umduğu karşılığı vermek, göndermek istiyordum. “Ya fikrini değiştirirse” endişesi dalgakıranımı aşan azgın su misali kurduğum cümlelere çarpa çarpa yıpratıyor, ters düz ediyor, bozguna uğratıyordu. Zihnimin varoşlarına saklanmış kelimeler acaba beni doğru cümlelerin ışıklı ana caddesine götürebilecekler miydi? Yazmaya başlamıştım artık:
Cennet merhaba,
Mektubunla gelen heyecanı ve ardından yaşadığım şaşkınlığı ve onu üstümden attıktan sonraki mutluluğumu ifade edeceğim kelimeleri ne çok aradım bilemezsin. Lakin inan aradığımı bulamadım. Lütfen ‘Ne oldu, nasıl oldu?’ , diye sorma. Çünkü bu sorularına karşılık duran cevapları bulamadım. Sadece şunu bilmeni isterim; bende o kadar çok yer ettin ki, zihnimin tüm odalarında sen varsın. Kıvrılıp uyuyacak döşek kalmadı…
Çarpışmadan selamlaşmış olsaydık belki bu kadar güzel olmazdı her şey.
Kapı Kulunuz Rıdvan
Mektup ona duyduğum his denizinde damla etmeyecek kadar yavandı. Ne yazsam bir katreden öteye gitmeyecekti lakin yapacakta çok fazla bir şey yoktu. Eksik bile olsa bir şeyler yazmalı ve göndermeliydim. Zarfın içine yüreğimi de koydum, kapattım. Mektubu göğsümde bir ateş parçası gibi taşıyarak Aysel teyzeme vardım. Şimdilerde, o an yüzümde gördüğü tebessümü yeri geldiğinde teyzem hep anlatır. Çevresini heyecan bulutunun sardığı bir mutluluk yaşadığım her halimden belliydi. Neden geldiğimi anlamıştı. Sevgi nedir bilirdi. Kimi zaman dalıp dalıp giderdi ama hiçbir şey anlatmazdı. Annem bir gün: “Teyzen, acı ile mayalanmış bir hikâyenin kahramanlarından biridir” demişti. Tüm bildiğim bundan öteye gitmezdi. Hiç birimize sordurmazdı bu yönden gelen soruları ve bizde onun gibi sessizce kabullenmiştik bu durumu.
Teyzemin evi o günden sonraki mektuplarımızın postanesi olmuştu. Bende, Cennet’te yazdıklarımızı ona bırakıyor, bize yazılanları ondan teslim alıyorduk. Özellikle Cennet’in ailesine bir şey sezdirmemek ve birilerinin ağzında sakız olmamak için, bir gün Cennet, ertesi günde ben uğruyordum. Çarşıda, pazarda tevafuk etmemizin dışında nerdeyse hiç görüşmüyorduk. En yakın olduğumuz zaman “Ah Müjgan Ah” filminin ikinci yarısındaki efsunlu anlardan ibaretti. Artık harflerin sesi ile onu duyuyor, zarfa sinmiş kokusu ile soluklanıyor, gözünün değdiği cümlelerden, onun ela rengi derinliklerine erişiyor ve orada kayboluyordum. Ellerinin izlerini arıyordum, kelimelerin arasındaki boşluklarda. Bir sonraki günü sabırsızlıkla değil, onun cümleleri ile buluşacak olmanın keyfi ile beklemenin bu sevdayı kutsayacağına olan bir iman büyümüştü içimde. Sevmiştim bu sabrın beraberinde bu keyfi de getirmesini. Yüreğime itiraz etmedim.
Mektuplar sessiz sözlerimizdi. Bir süre sonra anladık ki; birbirimize yazarken kendimizi, biz de sil baştan tanımaya başlamıştık benliğimizi. Gönlümüze yapışan hırsın, şehvetin, nefretin kirini, tozunu, isini bu aşkın sabrı ile siliyor, pak ediyor, temizliyorduk. Ona yazmak, ondan geleni okumak iyi ediyordu ruhumu, tamir ediyordu hasar görmüş yerlerimi, bir merhem gibi sarılıyordum cümlelerine. Gün geliyor içime kor bırakıyorlardı, yakılması gerekenleri kül etmek için ve çok zaman soluğum yetişmiyordu her söz ile beraber içimde boy atan hasrete. Kocaman bir yazı yüreğim Cennet’te geçirmişti.
Bir gün, bir şiirden alıntı ile sonlandırmıştım mektubumu: “Gidersen kim sular fesleğenleri, kuşlar nereye sığınır akşam olunca…”(2) diye. Cevabı içimi acıtmıştı. Ses etmemiştim ama korku yüreğime bir hain gibi sokulmuş, ilk fırsatta beni pusuya düşürmek için sinmişti. İçimde kocaman bir dağ misali büyümüş endişe ile uyandım. Bir çırpıda Aysel teyzemin kapısındaydım. Bir şey beni çağırıyordu. Besmele ile zili çaldım. Kapı açıldı, teyzemin yüzünde sözlerinin yetim kaldığı bir acı duruyordu. Hiç bir şey sormadım. Onun da bir şey diyecek kudreti yoktu. Zarfı uzattı ve sustu. Sanki bildiği tüm sesleri yitirmiş gibi sustu…
Geldiği gün gibi, hiç beklenmedik bir gün, ardından bıraktığı veda mektubu ile sessizce gitti. Yazın son günleri idi. Güz, artık sararmaya yüz tutsun diye köşeye sıkıştırmıştı yeşili. Ne çok benziyordu yeşil bana, sararmıştık beraber. O giden yazla, bense Cennetsizlik coğrafyasında. Bir gecede son bulan hayallerini, ailesinin onu zengin bir delikanlıya layık gördüğünü ve buna direnecek gücünün olmadığını anlatmadığı bir sade mektup ile gitmişti. Tüm bu olanları Aysel teyzem, o yılın son günlerinde sesimin, soluğumun ufak ufak çıktığı bir gecede, bir çırpıda anlatmıştı. Üstünden geçen bunca yıldan sonra da bir daha hiç sormadım. Bir daha dinleyecek cesareti içimde hiç biriktirememiştim çünkü…
Bir ayağım anılarımın acılar bataklığına saplanıp kalmış, derin ve endişeli, bir diğeri geleceğin kör şafağında nereye ayak izi bırakması gerektiğini bilmez bir halde idi. Bir önceki durakta inmek ve eve doğru yürümek niyeti ile otobüsün “duracak” yazan düğmesine bastım. Otobüs durağa yanaştı, kapı açıldı. İnmek için hareketlendim. Bir ayağımı yere bastım ve daha ikinci adımı atamadan bir şey hızla gelip bana çarptı. Geriye doğru düşerek otobüsün içindeki merdiven basamaklarına oturdum. Bir an sarsılsam da, bu durumlardaki tecrübelerimin verdiği rahatlık ile çabuk toparlandım. O son basamaktan da indim. Otobüse yetişmek için koşan bir kadın ve bukle bukle saçları, kahverengiden elaya, oradan da yeşile uzanan sanki üç renkli bir gökkuşağı gibi ışıldayan gözleri ile yedi, sekiz yaşlarındaki bir kız çocuğu duruyordu karşımda. Sade-ce “merhaba Cennet” çıktı ağzımdan; bizim adını, onun da bizi umursamadığı o sokağın köşesinde hayatın bize, bizim de birbirimize çarptığımız bu-gün. İlk değildi ama kim bilir belki de sondu…
Az önce hiçbir şey olmamış, ayaküstü bile olsa hiçbir şey konuşmamış, Cennet’in yakıcı güzelliği ile çarpışmamış gibi eve doğru yürümeye başladım. Faruk amca, sıcak havalarda kahvehanenin önünde hep oturduğu o bilindik yerine kurulmuştu. Elindeki orta şeker Türk kahvesi ile sanki dimağını temizliyordu. Oysaki ne çok ihtiyacım vardı benim de böyle bir ikmale. Ocağın üstündeki rafta, çaydanlığın buharında demlenir gibi duran radyodan, yarım kalmış hayatlar için hüzne dokunan alaturka şarkılar buğulanıyordu. Faruk amca içeriye doğru seslendi:
--Nâfiz! Alaeddin’e söyle de şu radyonun sesine bir parça dokunsun hele… O radyonun sesine, şarkıda benim içime dokundu…
Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
Bir yer ki sevenle sevilenlerden eser yok
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Bir yer ki sevenle sevilenlerden eser yok…(3)
Aklımın ve kalbimin arasındaki karanlık sokaklarda bir ses dolandı durdu: “Bu da geçer Yâ Hû” dedi. Ve o ses bir gülümsemenin koynunda yürüdü, esir aldı yüzümü. Dipten ama her mısrada biraz daha yükselen bir şiir, geriye kalan tüm sesleri silerek yanaştı içimdeki ıssız limana:
…yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
kaybetmek için erken, sevmek için çok geç…(4)
(1)Beste: Selâhattin Pınar / Güfte: Mustafa Nâfiz Irmak
(2) Ahmet Arif
(3) Beste: Alaeddin Yavaşca / Güfte: Faruk Nâfiz Çamlıbel
(4) Ahmet Hamdi Tanpınar
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder