Sayfalar

19 Haziran 2013 Çarşamba

canın sağ olsun fenerbahçem

   Adam gibi ağlayan Reto Ziegler, yıkılmış bir halde gözyaşlarına sahip çıkamayan Selçuk Şahin, formasıyla o kutsal hüznünü saklayan Bekir, yerde kalakalmış arkadaşlarını tek tek ayağa kaldıran büyük kaptan, profesör Alex, maç boyunca onu gördüğümüz tüm yakın planlarda dua mırıldanarak Allah'dan şampiyonluk dileyen boyuyla posuyla, yüreğiyle büyük Fenerbahçeli Volkan, hırsından kulübede nereye oturacağını bilemeyen gökhan, topuz, mert'e ve hepsine, Türk Futbol Tarihinin en meşhur tercümanı Samet'e kadar...

   Fenerbahçe'yi teninin rengi kadar kopkoyu sevdiğine inandığım İsmail Kartal'dan, o kendine has türkçesiyle sevdiğimiz ömeroviç hocaya, karanlıklar prensi doktor ertuğrul karanlık'tan adını bilmediğim tesislerin aşçısına kadar...

   Kimin ömrü uzun olur bilemiyorum ama ömrümün, ömrünün sonuna kadar onu o kutsal kulübede; takıma, kulübe, taraftara, hepimize KOCAMAN yüreğiyle sahip çıkan, o sessiz, kimilerince duygusuz, o güzel duruşunun altında fırtınaları dizginleyen, sırf onun için bile bu takıma sevdalı olmaya değen Kral Aykut'a...

   Koç ailesinden birini sevmeye beni mecbur kılan Ali Koç'a'dan  , başkanlıktan edeceksek biz doğal yollarla ederiz, bu size kalmamış olan başkanımız aziz yıldırım'a kadar...

   Geçen yıl yine bu tarihlerde, şampiyonluk sonrasında, yukarıda adını yazdığım, yazamadığım, bildiğim ve unuttuğum, adını hiç bilmediğim emeği geçen herkese nasıl içtenlikle ve gururla sarılmak istiyorsam şimdi, şu an yine öyle sarılmak istiyorum.

   Mutluyum, çünkü FENERBAHÇELİYİM...

   CANIN SAĞ OLSUN FENERBAHÇEM...

   Saygılarımla,
   m.fatih aydemir
   13.05.2012

buruk sevinçler akşamı

   buruk sevinçler akşamı...

   kupayı kazandık ama aklımızda hala cumartesi "mıh gibi" çakılı durmakta. yüreğimizden taşa taşa sevinç çığlıkları atamıyoruz. bu hal salt en büyük rakibinize şampiyonluğu bırakmış olmanın hüznü değil. bu hüzün sadece meftun olduğun takımın şampiyonluğu kaybetmesiyle ilgili bir şey değil. zeki rıza sporel'den müjdat yetkiner'e, ordinaryus'den sinyor'a, rıdvan'dan alex'e kutsal bir emanet gibi devredilmiş "çubuklu forma"yı bugün taşıyan o güzel takım için üzüldük. ilk defa kaçan şampiyonluğa kendimizden çok takım için üzüldük. o Kocaman yürekli, evimizin çocuğu diyeceğimiz kadar yakın saydığımız Aykut Hoca için üzüldük. Aklını Fenerbahçe'yle yemiş Başkanımız için üzüldük.

   bugün bu kupada kaçmış olsaydı; bugün yılları 29'dan 30'a bile taşımış olsaydık da bir şey değişmezdi. bize abilerimiz tribünde ilk şunu öğretmişti: "yenilsen de, yensen de..."
yenilmiş olsaydı yine aynı şeyi diyecektim: "Canın sağ olsun FENERBAHÇEM" 

   bu yıldan kalma çok güzel yaralarımız oldu. bu yıl bir kez daha öğrendik ki ne çok sevenimiz varmış! 

   şimdi aynı sevdayı benim gibi yüreklerinde taşıyan Fenerbahçeli arkadaşlara şunu sormak isterim: bu takım, bu ülkenin her noktasına sarı lacivert bayrakların asılmasını hak etmiyor mu? 

   dünya durdukça "Canın sağ olsun FENERBAHÇEM..."

   Saygılarımla,

   m.fatih aydemir
   16.05.2012

zaferin bayramı

   Neden böyle, neden böyleyiz bilmiyorum. üzülüyorum sadece. güzel bir şeyi sadece kendimize, sadece ben-biz gibi düşünenlere aittir ve kimseyle bunu paylaşmam, "paylaşmayız mevsimi" ne zaman bitecek Allah'ım! bu bencillik ne vakit son bulacak. her bayramın içinde barındırdığı bir mübarek sebep vardır. illa bir taraftan olmak zorunda mıyım? bu bayram şunların, bu bayram bunlarındır. o sebeple "ya bundan, ya da diğerinden olmak zorundayız" diye bir dayatmayı kim bizi üzmek için icat ettiyse bilsin ki (maalesef) başarmıştır. 

   "Bu yalnız ve güzel ülkeyi sadece ben ve benim gibi düşünenler gerçekten seviyor" demek ne kadar doğru? 2012 takvimini açın ve içinde bayram ifadesi geçen her güne bakın. mecbur muyum bunların içinden sadece bazılarını seçmeye. size hem Fenerbahçe'yi hem de Galatasaray'ı tutun demiyorum ki. size hem CHP'ye hem de Ak Parti'ye sempatiyi duyunda demiyorum... 

   Az önce şirketin kapısından içeri girerken kocaman bir ay yıldızın, dünyanın en güzel bayrağının gölgesinin altından geçtim. sevdiğimi görmek gibi yüreğim titredi, mutlu oldum. saadet tam da böyle bir şeydir. sevdiğine, sevdiğinin gölgesine sığınmak gibi bir şeydir...



   Böyle hisseden, bundan çok daha güzelini ve fazlasını hisseden herkes için nice bayramlar ola! Zafer bu ülkenin çocuklarının ola, bayramınız kutlu ola. Zerresini değişmem, zerresini vermem dediğim güzel memleketimin ola...

   Saygılarımla,

   m.fatih aydemir
   30.08.2012

Huzurlu Uyuyacağım

   "Huzurlu uyuyacağım" dedi biri, benim gibi. O gülen yüzünü az gösteren adam, ne vakit gülümsese bende gülümsüyorum. Saat 18:59'da ona olan sevgilerini iletirken bir de çicek uzatan hanımlara gülümsüyordu ya, işte o vakit şöyle dedim: Allah yüzünü her zaman güldürsün...

   Bu profil fotoğrafı o bu takımı bir kez daha şampiyon yapıp gidene kadar orada kalacak gibi. Neredeyse iki aydır formsuzdu ama geri döneceğine hep inandım. Dönüyor, geri dönüyor, hem de hepimize inat geri dönüyor. O sever rakibinin beklemediği yanından dönüşleri. Siz yeni nesil bilmezsiniz de ya ben ve benden eskiler siz ne zaman unuttunuz onun kendine has stiliyle dönüşlerini...

   O, ona hakareti marifet sayan bir çok arkadaşımdan (belki de) daha çok sevdalısı çubuklunun...

   Beşiktaş'ı 3-0'da yensek 10'nun varlığını elbet özleyeceğiz. Öyle kolay mı bir nesili kendisiyle büyüten adamı unutmak. Lakin "hayat işte" böyle olmamalıydı ama neylersin ki oldu. 

   10'u sevmek demek ne zamandır 11'i sevmiyorum anlamına geldi. Ya da tersi...

   10'nun bir manasıyla dediği gibi o da artık Kocaman'ın yönettiği takımın taraftarı. Siz, çubukluyu sevdiğini söyleyen arkadaşlarım, artık sizde gelin ve bir kez daha Kocaman'ın yönettiği takımın taraftarı olun. 

   O güzel, kel kafalı, sempatik, sihirbaz adamı unutmadan, KOCAMAN ve rahat bir uykuya dalın. Mışıl mışıl uyuyun...

   Sizden gayri geriye kalanlar düşünsün. Çünkü sizin unuttuğunuz geri dönüşü yapabilen adamı onlar hala acıyla hatırlıyorlar...

   Saygılarımla...
   m.fatih aydemir

   07.10.2012

   not: fenerbahçe-bjk maçı sonrasında yazılmıştır.
http://www.dailymotion.com/video/xu5qjk_fenerbahce-besiktas-3-0-macinin-genis-ozeti-hd-07-10-2012_sport#.UcFzkec71mA

http://www.sporxtv.com/futbol/superlig/fenerbahce/kocaman-24-saat-huzurlu-uyuyacagimSXTVQ38340SXQ

öğretmenim canım benim

   Bir yaz akşamı Bademli’ye anneanneme kalmaya gitmiştik ve orada gördüğüm lakin şimdi kim olduğunu bile hatırlamadığım bir ablaydı belki de ilk aşkım. Ben mi öyleydim yoksa erkek çocuklarının hepsi mi sevdiği ablalarına âşık olurdu? Ve sonra İstanbul’daki ilk komşumuz olan bir hemşireydi yeni aşkım. Aşk mıydı bilmem ama o duygular? Saftı, saftım daha. O zamanlar dünya kirlenmemişti. Çünkü daha ben büyümemiştim ki…

   1981’in sonbaharı. Babam, bir yıl önce ‘babasından mı kaçmıştı yoksa sevdiği İstanbul’a mı sığınmıştı?’ tam olarak bilemiyorum ama artık İstanbul’du doyduğumuz yer. İlkokulun ilk günü, tek caddeli Ağın’dan sadece yedi tepesini saydıkları Dersaadet’e geleli birkaç kısa zaman olmuş. Şaşkınım. Anacığım okul yolundaki caddeyi nasıl geçeceğimi, okulda nelere dikkat edeceğimi ve dönüş yolundaki tembihlerini sıralayıp, duayla sırtımı sıvazlayıp evden uğurladı beni. Sızlıyordu yüreğim ve ağlıyordum belki de. Korkmuş muydum ne!

   Sınıfın kapısında sımsıcak gülümseyen yüzü, kucaklayıcı bakışı, insanın içinde sonbahara inat taze mevsimlere “merhaba” dedirten, bir melek karşıladı beni, bizleri. İçimdeki sonsuz endişe; orta uzunluktaki siyah saçları gibi dümdüz olmuş, taranmış ve huzura sevk edilmişti. O benim öğretmenimdi. İlkokulumdaki ilk öğretmenim. Yeni aşkımdı. Her sabah onu görmek için okula gidiyor ve onu üzmemek için ödevlerimi yapıyordum. Yıllar sonra ilk babamdan duymuştum bu sözü: Biz hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya âşık oluruz oğlum. Öyle sıradan değildi, güzeldi… Mecnun yüreğim Leyla öğretmenini sevmişti. Artık okul çölde olsa gidecektim. 


   İkici yılda bitmiş, ilkokulun ortasına gelmiştim ki okul binası ‘güvensiz bir yapı’ olması gerekçesiyle yıkılmak üzere kapanmıştı. Okul nasıl yıkıldıysa, Leyla Öğretmenin öğrencisi olma keyfide üstüme yıkıldı. Ben artık başka bir okulda, başka bir öğretmenin öğrencisiydim. Benim için ilkokulun asıl ilk günü 3. Sınıfın ilk günüdür aslında.


   Ve yıllar sonra bir başka öğretmen, bu kez ben hayat okulunun sınıfındayken dersime/hayatıma girdi. Tüm derslerden ikmale kalmış, devamsızlıktan çakmışken, çekip çıkardı beni, başka bir yere taşıdı. 24 Kasımlar her dem kıymetliydi ama O’nunla başka oldu ve bu yıl O’nun içinde farklı oldu. O, bundan önceki öğretmenliklerini çok sahici bulmadığı için bu 24 Kasım O’nun öğretmenliğinin ilk Öğretmenler Günü. İyi ki benim sınıfımı seçtin, iyi ki benim de Öğretmenimsin. Ne mutlu bana… 

   Âşık olduğum tüm öğretmenlerimin, aşkla yaşamaya devam edecekleri mesleklerinde başarılar diler, onların nezdinde öğretmen camiasının bu güzel günlerini (biraz geçte olsa) kutlarım… 


   Not: Bugün günlerden Aşura. En büyük öğretmenimizin, güzel öğrencileri, torunları, Ehl-i Beyti’nin de acılı günlerinin yıldönümü. Allah bizi O öğretmenin, öğretilerinden uzaklaştırmasın. Yüzlerce yıl sonra Kerbela’da büyük öğretmenin öğrencilerinden yanayız biz. Şahit ol Ya Rabbim…


   Saygılarımla,
   m.fatih aydemir
   24.11.2012

dua-1

   Bazen bir dua gelir kalbinize konu verir, uğur böceği gibi, muştu gibi...

   Bu sabah yüreğimin kapısını açtığımda, bir dua apartmanın merdiveninde arkadaşını sokaktaki oyun için bekleyen sevimli bir çocuk gibi karşıladı beni. Tuttu elimden, sahip çıktı bana. Damarlarımın, yüreğime taşıdığı kiri gösterdim ona, yüzüm yerde. Sus der gibi, susta sadece bunu oku, der gibi baktı bana. Bakmaktan öteydi, içimden de içeri baktı. 
   
   Okudum bende:
   "Ellâhümme inneke afüvvün, tuhibbu’l-afve fa’fü annî” (Allah’ım! Şüphesiz Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet)

   Huzur, güvenmektir, güvenilecek tek varlığa...
   Kandiliniz mübarek olsun.

   Saygılarımla,
   m.fatih aydemir
   16.05.2013

    not: regaip kandili
            Tirmizî, Daavât: 84

Sevdalı Çocuklardık

   Her birimiz için nasip edilen farklı bir günde gözlerimizi açtığımızda dünyaya ana göğsündeki memeye sarıldığımız gibi sarıldık sana. Kayıtsız ve yargısız önümüze gelen ucundan, (çok zamanda) bizden öncekilerin tuttuğu uçtan, kenarından köşesinden, can damarından, en kederli, en huzurlu yerinden sarıldık. Nasibimiz neresiyse oradan sarıldık, tutunduk sana ama tuttuğumuz yerin varlığından bağımsız olarak sevdik seni. Lakin her birimizin tutunduğu yer farklı olunca sevgimizin içeriği, anlamı, şekli, tezahürü, temaşası ve damakta bıraktığı tadı da, acısı da farklı oldu. Fakat bir hakikat var ki nihayetinde seni sevdik, sevmeye de devam edeceğimize gönülden yemin ettik. 

   Sevdamız hasta olduğundaki tedavi reçetemiz de, neş’e ye gark olduğundaki bayram coşkularımızı yaşama ritüellerimiz de birbirinden uzakmış gibi duruyordu ancak mevzunun ana damarına, yüreklerimizin derinine, olayın bidayetine de, nihayetine de uzandığımızda biz bu ülkeyi seven, sevdalı çocuklardık. Bu mübarek topraklara yönelik; yöntemimiz, yolumuz, yorumumuz-yordamımız, yakarışımız, yalvarışımız, yorgunluğumuz, yaralarımız birbirine denk gelmese de, sevdalandığımız yar (ne güzeldir ki) aynıydı. Aykırı çocukların ülkesi olmuştu bu topraklar ama aynı horonun, halayın el ele tutuşmuş çemberi de olmuştu. Tutuşmak ne güzel bir ifade öyle değil mi? Biz aynı ateşte tutuşmuş çocukların ülkesindeniz. Bu topraklarda ne zaman bir yangın çıksa hep beraber yandık, farklı olduğunu düşündüklerimizle… 

   Bugün Yemen Türküsü sende yürek burkmuyorsa, bugün tek başına bile olsa “Bir başkadır benim memleketim” şarkısı seni mutlu kılmıyorsa, açık bir gecede ay hilale dönmüşken gökyüzünde yanına varmayan yıldıza gönül koymuyorsan zor anlaşırız be kardeşim seninle… Yine de bil isterim sadece senin suçun değil bugün olanlar. Mahpusa giderken beni de iste yanına. Neden böyle oluyor biliyor musun? Ana nedenlerden biri hangisi biliyor musun? Muhammed Celaleddin’in Mevlana künyesiyle sanal alem için çok güzel sözler üreten biri sanıyoruz. Emre, Yunus’un soyadı mı? diye, soruyoruz birbirimize. Hacı Bayram’ı Ankara’da bir semt ve Hacı Bektaş-ı Veli’yi de dini hafife almak için uydurulan fıkraların değişmez kahramanıdır, sanıyoruz. Bundandır diye düşündüm ben, sen ne dersin be arkadaş?

   Ha bu arada duydun mu, Ankara'daki semt sakinlerinden Hacı Bayram(-ı Veli) ne diyor? “Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”…

   Sevgili arkadaşım, şimdi benden uzağa kaçmak için, itmek için beni öteye ve belki de en acısı beni varlığından soğutmak için sana yakışmayanı yapmaya kalkma! Bak bakalım son bir haftada yaptığın paylaşımların içeriği hangi arkadaşlarına kahkahalar arttırırken, kaç arkadaşının da canını yakmıştır!.. Canını yaktığına misal mi arıyorsun? bana bakabilirsin. Ben, bu “Sanal alemdeki Türkiye'yi” etkileyecek şeyleri yazabilecek dirayetli kelimelerin sahibi değilim. Öylesine kocaman bir misyonun da hiç bir zaman peşine düşmedim. Böylesi bir yiğitlik Koca Yusuf’un karşısında güreşmekten de zor gibi geliyor bana. Ancak hiç olmazsa şuradaki bilmem kaç arkadaşımdan birinin bakışını; daha insancıl, daha munis, daha sevecen, daha halisane, daha makul, daha vicdanlı, daha saygılı, daha daha daha yapabilmesine vesile olabilir miyim? diye bakıyorum. Muhlis bir arkadaşım yok mu benim?..

   Ülkemizin üstünde gezinen bu gri bulutların baykuş sesinden yaratılmış gibi tepemizde dolaşmasından hiç mi tedirginlik duymuyoruz? Sırtımıza giydirilmiş öfkenin gömleğini ne vakit bir dervişin sakinlik ve samimiyet ipinden dikilmiş hırkasıyla yer değiştireceğiz?

   Lütfen sorularıma "ama" diye başlayan ve ardından da "sen ben, biz siz, yendik yenildik, gol oldu çizgiden çıkarttık, öyle yapmasaydınız böyle olmazdı" diye devam eden cümlelerle karşılık vermeyin...

   Ben kendimi sizin arkadaşınız, kardeşiniz sanıyorum yoksa yanıldım mı?..

   Bu ülke ne zaman ufukta onu çağıran hayallerini, günlük kavgaların galibi olmak aşkına kurşuna dizmişse %50'nin hangi yarısından olursa olsun %100 mağlup olmuştur, desem bu da mı ofsayt olur be kardeşim?..

   Biliyorum derdimi büsbütün anlatamayacağım. Güzel adam M.Akif Ersoy'unda dediği gibi;
Ağlarım,ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

   Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım...

   Biliyorum zihnimden geçen harflerden adam akıllı cümleler kuramadan kaçıp karanlığa karışacaklar. Ne yapsam hep yarım kalacak içimden geçenler. Olsun be arkadaş içimden geçenler yarım kalsın da, bu mübarek toprakların insanları bir diğer yarısından mahrum kalmasın. Yeter ki bu yalnız ve güzel ülke hiç bir zaman yarım kalmasın. Allah'ın yarattığı sonsuzluğa kadar varlığı, birliği, dirliği her dem daim ve kaim olsun...

   Öyle değil mi be arkadaş!..

   Saygılarımla,
   m.fatih aydemir
   04.06.2013

Yemen Türküsü -
 http://www.youtube.com/watch?v=J3oUIx1VtMw
Bir Başkadır Benim Memleketim - http://www.youtube.com/watch?v=7CzAXX03zvg


13 Haziran 2013 Perşembe

ölüm gibi birşey oldu ama kimse ölmedi

    ölüm gibi birşey oldu ama kimse ölmedi (1)

    Şehrin yedi tepesinden birine kurulmuştu mahallemiz. Yine de payına düşen yokuşun meyili hiçbir oyunumuzu bozmayacak kadar kıvamında kalmıştı. Çıkmaz bir sokak değilse de, otomobil ile çıkılması zor bir ende daralırdı bir ucu. Belediye, üst sokağın, mahallemizin konumuna göre dik duruşunu ve kot farkından oluşan yüksekliğini, faili meçhul bir ustanın yaptığı merdiven ile çözüme ulaştırmaya çalışmıştı. Altı-yedi metre genişliğinde on-on iki basamaklı şişmanca bir merdivendi. Bakınca şans eseri oluşmuş gibi dururdu. Şaşı merdiven gördünüz mü hiç? Her bir taş bir başka iklimden, bir başka şehirden gelmiş gibiydi. Büyük şehir otogarlarındaki insan manzarasını hatırlatırdı. Otogarlarda ki her bir insan, hayatın kendisine sunduğu imkanları; yüzünde, kıyafetinde ve duruşunda nasıl sergiliyorsa, bu farklılık düzensizliği de nasıl yanında taşıyorsa, işte bizim merdivende öyle idi. Kendisine has bir hali vardı. Büyüklü küçüklü taşlar yan yana düşmüş ve merdiven olmuştu.

   Caminin kapısından çıktığımda; tespihlerin sesi kulağımda, Allah-u Ekber dudağımda, çocukluk yüreğimde çınlıyordu hala. Caminin bahçe kapısından da çıktım. Caddeye paralel koştum. Üst sokağı geride bırakıp,  merdivenleri kanatlarımın yardımı ile aştıktan sonra mahalleye vardım. Benimle beraber de bir güvercin indi sokağa. Tedirginlikle yüklü kanatları ile süzüldü. Birkaç metre uzağıma kondu. Doğduğu gün yüreğine ekilmiş korku ile boynunu bir o yana, bir tersine çeviriyordu. Birkaç kırıntı ve binlerce korku ile aramaya koyuldu nasibini. 

   Güneşin oluşturduğu gölgeler sahibinden kısa idi. Gün öğlen demişti. Baharın iktidarı yaza teslim edişinin üstünden bir-iki hafta geçmişti. Oysaki şehirdeki termometreler de cehennem yazıyordu. Bu cehennem o çocuk yüreğime şeytanlığı üfledi. Şeytanlık hazırda bir yerlerde bekler gibiydi. Bir an da elimde kocaman bir taş buldum. Kaldırımın kenarından sökülmüş. Neredeyse kaldırım kadar. Taşın havada süzüldüğü anı hatırlıyorum. Taş daha yer çekiminin etkisine mahkum olmadan, yüreğimi bin pişmanlık teslim aldı. Bir daha kanatlarının altına rüzgarı alıp, yedi tepeli şehri göremeyecekti o tedirgin güvercin. Bir çatının ıssız yerinde onu bekleyen yavrusu, büyümek için onu beklememeliydi. O taş yere düşerken yüreğimde düşmüştü. Ezilmişti her şey. Pişmandım ama geri dönemedim. Şimdi de öyle. Dönüşü olmayan bir yolculuğu adımlamaya başlamıştım. Tek yönlü bu bilet elime tutuşturulduğundan bu yana, beni ilk durakta beklediğine inandığım o güvercin düştü aklıma. Ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Bu kadar yıl geçmişti üstünden. Ben, yine de iddia makamına pişman olmamın dışında hiçbir savunma yazamamıştım. 

   Ailem, arkadaşlarım ve hayatımın bana çizdiği yolda kesiştiklerimiz ve gelmeye mecbur olduklarını düşünenler, hoca efendinin camiden çıkmasını bekliyorlardı. Kendi cenaze namazımda saf tutacaktım. Kalabalığın içinde dolaşmaya koyuldum. Sevenlerimin gözyaşlarında yansıyan hayalimin yerinde duruyordum. Ordaydım. Uzandım. Dokundum, dokunamadım. Bağırdım, duyuramadım. Baktılar, görünemedim.

   Anacığım! Sevilmeyi beklemeden sevenim! Duvarın dibinde, yüzünde bin yıllık acı ile durmaya çalışıyor. Dizleri ile hiçbir zaman iyi anlaşamamıştı. Yine sözünü dinlemiyorlardı. Tutunduğu, yaslandığı duvar olmasa çoktan bırakacaktı onu dizleri. “ Acınızı görmeyeyim, yüzünüz hep gülsün, diye dua ederdim. Allah’ım! Allah’ım! Duamı kabul eylemedin mi?” dedi. Gözyaşı dökerken hep sırtını dönerdi. Yine döndü. 
  
  -Anacığım! Ben buradayım. Dön bir kez daha bak, dedim, duyuramadım. 
  -Öpeyim, sarılayım, kokla beni bir daha, dedim, duyuramadım. 
   Ne kavgalara tutuşmuştuk. İncir çekirdeği büyüktü, içini dolduramazdık. Bi küçüğümdü. 

   Bacımdı, yürek yarımdı. Ağlaması anama benzerdi. Çok zorda kalmadıkça öyle her yerde ağlamazdı. Kaçtı gitti

  “Dur” dedim, durmadı.
  
   Şadırvanın ardına saklandı. Taburelerin birine düşercesine oturdu. Yana döndü. Kapandı dizlerine. Ağlamaya başladı. Boncuk boncuk süzüldü gözyaşları, sel oldu sonra. Yanına oturdum. Bir anda kaldırdı kafasını, bana baktı: “Salak, daha evdeki telefonun kablosunu bağlamadın. Edilmemiş nice kavgalarımız vardı nereye gittin? Ben kime Abişko diyeceğim” dedi ve oturduğum tabureyi yumruklamaya başladı.
  
  -Beni görüyorsun,dedim. Görmedi. 
  -Sarıl, ağlama, bak buradayım, dedim, duyuramadım.

   Birilerine anlatmalıydım yanlarında olduğumu. Beni duyan, gören, hisseden biri olmalıydı. 
En küçüğümüzün yanına gittim. O da küçük bacımdı. O da yürek yarımdı. Teyzemin kızları ile hemcins olmanın ve akraba olmanın ötesinde bir başka muhabbetleri, farklı dostlukları vardı. Yine yan yana duruyorlardı; ama o hep bildiğimiz şen şakrak hallerinden eser yoktu. Hepsinin gözlerine kızıl, kan çanağı bir deniz oturmuştu. Yıkılmamak için birbirine yaslanan tarihi ahşap evler gibi duruyorlardı. Hepsi birbirine dayanmış, biri yıkılsa hayat üstlerine yıkılacak gibilerdi. Anlık feryatlar kopuyordu. Yürek parçalayan haykırışları, beni bir kez daha öldürüyordu. 
  
  -Hadi kalk, hadi kalk! Gel Fener’in şampiyonluk maçına gidecektik hani. Sen benim biricik ağabeyimdin, ben sensiz ne yaparım, dedi ve olduğu yere yığıldı. 
  
  Eş dost birileri tutmaya, ayağa kaldırmaya çalıştılar. Bırakmıştı kendini, yüreğindeki acının ağırlı ile. Zorlukla bir taşın üstüne oturtturdular. Yanına koştum. Gözyaşları dökülüyordu yanağından. Elimi uzattım, silmek istedim. Yapamadım. Dokundum, anlatamadım.
  
  -A benim küçüğüm, büyümeyen bacım, dedim. 
  
  Öptüm yanağından. Olmadı, öpemedim.

  Kuşak savaşının ne olduğunu bilmediğimdi. Kimse ile anlaşamadığım konularda onunla koalisyon kurardım. Babamdı. Babaların babasıydı. Öyle yazardı telefonumda. Yüreği köz olmuş, içini yakmış, bitirmişti. Bir rüzgar gelip-geçse içinden, içini alır savururdu bilinmez nice diyarlara. Bu durumdan haber aldığından beri hiç ağlamamıştı. Karşımda, tabutun önünde durdu. Bir şeyler mırıldanmaya başladı. Yanına sokuldum. 

  -Ben sana, beni Harput’ a götür demiştim. Sıraya koymuştuk. Sırayı bozdun da gittin, dedi.

  Öyle sağlam duruyordu, o düşse şehir düşecekti. Kol kola girmek için kolumu uzattım. Severdim onunla böyle yürümesini. Bu yürüyüşün benim bile bilmediğim bir büyüsü vardı. Olmadı ama bu sefer. Eskisi gibi tadı çıkmadı. Yanında durduğumu, içinde yıkılana omuz verdiğimi anlayamadı. Eğildim, ellerine sarıldım. Öptüm ellerini. Oysaki ne sarılabildim, ne de öpebildim ellerini.

  En son o gelmişti hayatıma ya da ben gitmiştim onun hayatına. Ne de iyi olmuştu. Hayat ortağımdı, canımdı, eşimdi. Sanki şehir çekip gitmişti. Tek başına kalmıştı o kalabalıklar içinde. Şairin dediği gibi; 

   “Yalnız bırakılmışsınız, 
   biliyorum. 
   Ötesi yok.”  (2)

  Bir şeyler anlatmalıydım. Ayakta durmalıydı. Oysa o hayatta durma konusunda terettütlüydü. Yüzünü döktü yere ve birkaç da cümle: 
  
  -Hayallerimiz vardı. Beraber ektiğimiz, yeşertip büyüttüğümüz. Sen iki kişilik hayallerimizi de aldın gittin. Ben bu şehre sen varsın diye gelmiştim. Artık hangi şehir beni kabul eder, dedi.

  -Yapma ne olursun. Hayallerimizin katili olmayı ben ister miydim! Sen dualarımın kabulüsün, bin kez daha ölürüm, dedim.
Ne değişti ki o da duymadı. Kimselerin duymadığı gibi. Bir buse bıraktım alnına, ben bile bıraktığıma inanmadım.

  Saf tuttular. Yanlarına yaşattım, almadılar. Beni sevenlerin, aklında dönen makara, her 
turunda yüreklerini bir kez daha acıttı. Bir süre sonra kabuk tutacaktı. Kendimden bilirdim; ama yine bilirim ki; tur dönüp, gidenler aklıma düştüğünde, kabuğu kalkardı yaramın, içim acırdı.

  Hakkımda iyi düşünmeyenler, üzülmeyenler de vardı. Kavgalar, geçimsizlikler ve sevgisizliklerle yoğrulmuştu hayat. Şimdi yine soluk almış olsam, kavgaya tutunacak ve sevenlerime “hep bir sonraki zamandan yer” ayırtacaktım. Ancak, giderken bu haksızlığı etmek istemedim. Sevenlerim yanında olmayı diledim. Söyleyeceğim çok şey var, söyleyemediğim, yanımda götürdüğüm. İclal Aydın’ın dediği gibi “çantada keklik sevdalarımdı” onlar benim. Nede olsa onlar hep orada bir yerlerde bekliyorlardı.  

  Gidenleri görmüştüm. Hemen yanı başımda soluk alıp gidenleri. Yinede uslanmadım. Gün geldi sevdiklerimden biri gitti, biri daha ve sırası gelen. Ve gün geldi ben gittim, sevdiklerimden. Söylenecek binlerce söz kaldı içimde. Yüreğime hapsettim. Derinliklere gömülen ve bir daha kimselerin bulamayacağı bir hazine gibi. Sevdiklerimde açtığım yaralara, merhem bulunur zamanları, hayatın telaşında kaybettim. Yüzlerce sövgüyü, hakareti sıralamakta gecikmedim ama kimselere adam akıllı diyemedim “seni seviyorum” diye.

  Şimdi, benim için saf tutan sevdiklerimin hüznüne yapışıyor, diyemediğim sevda cümleleri.

                                                        *** 

  Sizleri üzmek için, haddime düşmez ders vermek için yazmadım bunları. Kendi cenazeme gidebilme şansım olsa idi, yaşanması muhtemel senaryolardan birini kurguladım. Ölmek değildi kabusum, söyleyecek sözleri söyleyemeyişimdi. Zaman dönüp dolaşıyor, gidenleri getiriyor aklıma. Her seferinde onlara söyleyemediklerim dikiliyor karşıma. Eziliyorum. 

  Hepimizin bildiği bir hesap var ki; o da bu yazıyı okuyan her birimiz, bir zaman dilimi daha yaklaştık okuduklarımıza. Belki tam da benim anlattığım gibi olmayacak. Ama doğrusunu kim bilebilir ki, kim gitti de döndü. Derdimde zaten doğrusunu bulmak değil, sevdalar kursağımızda kalsın istemedim.

  Bir bahar daha doğdu ömrümüzün penceresine. Doğan güzel baharın hatırına, çiçekler açsın yüreğimizden, tüm sevdiklerimizin diyarına. 

  Düşünün; bugün gitseniz, kime sevdiğinizi bir kez daha yada ilk kez söylemediğinize üzülürsünüz…     

  Saygılarımla…
  m.fatih aydemir
  28.04.2006 

(1) Özdemir ASAF
(2) Özdemir ASAF
    



seni sevmiştim de ondan

   seni sevmiştim de ondan

   Onu ne zaman sevmeye başlamıştım? Ne zamandır her gittiğinde özlüyordum? Türkülerin ezgileri gibi, gözyaşı ile beslenen acılar gibi, içimi sızlatırdı; her geç geldiği günün gecesi. Oysaki onun erken geldiği akşamlarda, sokağımızın başında, elinde evin günlük ihtiyaclarını taşıdığı poşeti ile göründüğünde, avdan dönmüş cesur bir yiğit gibi gelirdi gözüme.  Kimi arkadaşlarım, babalarının gelişi ile sokakta geçirecekleri zaman vizesinin doluşuna üzülürlerdi. Ben ise onun erken gelişlerinden duyduğum mutlulukla, uçarmışcasına koşar ellerinde ki poşetlere sarılırdım. Eve olan 20-30 adımlık mesafede hal-hatır edişimizin bana sunduğu mutluluk, sonsuz bir lezzet ikliminin orta yeri gibi idi.

  Ona benzetilmek, onunla anılmak, ismimin önüne isminin geldiğini duymak, içimi güneşli bir bahar günü gibi sıcacık kılıyordu. Yan yana durduğumuz her yer Ağrı Dağının doruğu, yan yana yürüdüğümüz her yer kral yolu idi. Ben tüm bu yaşananların içinde ormanlar kralının yanında yürüyen minik yavrusu gibi salınıyordum. Öyle bir keyifti ki bu, kimselerle paylaşmak istemeyeceğim kadar bencilliğe sürüklüyordu beni.

  Her keyfin yanına sokulan bir de sorumlulukları, bedelleri ve karşılığı vardır. Onun karakterinde, kendisinden başlayıp çevresine sunduğu asırlardır biriktirilmiş Anadolu ruhu vardı. Hayatının vitrininden sunduğu her şeyin parlak ışıklarla aydınlatılmış, kişiye özel meziyetler bütününe sahip oluşu gibi aşılması zor ama aşıldığında yüce bir uç nokta vardı. Bunları görünce korkmuyor muydum? Hem de nasıl korkuyordum “Adam akıllı korkuyordum”. Aklıma düştü o an, yine Ondan duymuştum. (burada ismini yazmayacağım) bir ilim adamı,yazar için bir arkadaşı nükte kılıfına saklayarak şöyle demiş;

  -Sen bu dünyaya bir iyi, bir de kötü iki eser bıraktın. İyi eserin şu elimde tuttuğum kitabın, diğeri ise oğlun” demiş. 

  Bu duyduğumun akentodun üzerimde bıraktığı tesirin sözcük karşılığı fobi idi. Bu fobim başucumda salınan endişe kılıcıydı artık. Onu taklit etmekle hiçbir kazanım sağlayamayacağımı biliyordum. Bir yolunu bulmalı ve O’na yetişmeliydim.

  Tüm bunları düşünüp bir kez daha hayalimde yaşatırken arkadaki aracın acı fren sesi ile irkildim. Direksiyonu sağa kırdım ve öz önce fren yapan araç yanıma yanaştı. El kol hareketleri ile çok sinirlendiğini anlatmaya çalışıyordu. Sinyal vermeden yan şeride geçmiş ve arkadaki aracı zor durumda bırakmıştım. Yandaki şoförün göz bebeklerinin büyüdüğünü görebiliyordum. Destanlarda anlatılan ejderhalar gibiydi. Neredeyse ağızdan alevler çıkacaktı. Haklıydı da. Kendimi toparladım. Bilmem kabul etti mi ama  ben yine de özürlerimi sundum ve tekrar yola koyuldum.   

  Yüreğime düşmüş acıyı söküp atamayacaktım. Yalnız kalmıştım. Artık hiç kimselerin dolduramayacağı bir boşluğun sahibiydim. Yüreğimin orta yerine güneşin en yakıcı yerinden kopup gelen koca bir taş düşmüştü. Bu alev parçasının açtığı çukur giderilmez yalnızlıklar ve ızdırabla dolu idi. Şimdi kimselerin anlamadığı bir dilde feryat figan ediyordu yüreğim. Sesini duysalar sessizliğe gömülmeye razı nice yürekler serilirdi önüne. Acıydı bu nasıl anlatılır ki… 

  Onu, zaman zaman üstüne yığılmış hayatın, boşluk bıraktığı aralığından, yorgunluğunu haykırırken bulurdum. Bu feryadında bile o mağrur duruşunu asla kaybetmezdi. Bu hayata karşı sıra dışı duruşu, kimilerinin gözünde hoş olmayan ifadelerle adlandırılsa da, onun direnişinin kaynağının Mesneviden yüreğine süzülmüş İhali emrin izdüşümleri olduğunu hiç aklımdan çıkartmazdım.

  Düşünmekle bitmeyen ortak anılar sahibiydik. Boşluk vermeden sıralanıyordu yaşadıklarımız. Aklımın vagonlarına yüklediğim anılar, sonu gelmeyen bir derinlikten geliyor gibiydi. Koşarcasına gözlerimin önüne geliyor ve sıradaki için ara vermeden bir diğerini çağırıyordu.

  Bizi bırakıp gurbete gittiği gün düşüyor gözlerimin önüne; Kendimi beş, altı yaşlarında, evimizin penceresinde, ardından ağlayan gözlerle bakarken buluyorum. Yüreğime sürülmüş acı, o çocuk yaşlarda başlayan “gidip dönmezse korkusu” bekli de en çok o günden kalmıştı. O gün nasıl da ağlamıştım. Sonu olmaz hıçkırıklar boğazıma gelip yer edinmişti.  Gözlerimden süzülen damlalardan artık yolu göremez olmuştum. Bir yandan arabayı kullanmaya çalışıyor bir yandan da elimin tersi ile gözlerimi silmeye çalışıyordum. Onlarca yıl geri de bıraktığım beş,altı yaşındaki çocuk gibi ağlıyordum. Artık biliyordum ki “hiç geri gelemeyecekti gittiği yerden”.

  Saygı, O’nun hayatından asla çıkarmadığı “Edep Ya Hu” diline yapışmış düsturu idi. Mesleğinden gelen ceket, kravat giyim tarzı, karakterine de işlemişti. Ceketi hep ilikli,  kravatı hep olması gerektiği gibi düğümlü idi, saygıyı hak eden her şeye ve herkese karşı. Kendisi için bunu beklemezdi. O saygıyı şekillere hiç bir zaman gömmemişti. Sigara içmediğime üzüldüğüm bir tek nokta vardı o da onunla karşılıklı içemediğim içindi.

  Sevdiği şeyler aklıma sıralanıyordu. Doğup da yaşadığım yıllara kadar biriktirdiğim üç-beş anı vardı Ağın’dan bana kalan. Oysa ben bin yıl yaşamış kadar seviyordum Ağın’ı. Elazığ’ı Harput’dan ilk gördüğümde 20’li yaşlarım ortalarındaydım. Oysa ki biz her akşam, hem de hiç yorulmadan Harput’a gidiyor oradan Mezire’ye bakıyorduk. 1800’lü yılların ortalarında Harput’a niye bu kadar çok Amerikan Koleji kurulduğunu tartışıyorduk. Harput’un sadece şehri görmeye yarayan bir tepe olmadığını, yüreğimize düşmüş “o gül sevdasının” havasını taşıdığını anlatıyordu. Biz köprünün yapılması hiç beklemeden bir adımda Ağın’a varıyorduk. Zafer Gençaydın ağabeyimizden öğrendiğimiz bir zamanların 10.000 kişilik nüfusuna sahip Ağın’ın hayalini büyütüyorduk. Müderris Hüseyin Efendi’nin peşinden İstanbul’a geliyorduk. Saraya beraber giriyor, padişah ile olan konuşmasına şahit oluyorduk. Kerkük’ü kültür sınırlarımıza katıyorduk. Küçük üçgenlerde (Eğin,Harput,Arapkir) büyük sevdaları kovalıyorduk. Ben Ağın’ı niye sevmiştim?

  -Seni sevmiştim de ondan!

  diye, bir şey döküldü düşüncelerimden dilime.

  Acısına inat, sevdiklerini büyütmek istedi yüreğim. Onu daha yeni uğurlamıştık. Büyük üstad Yahya Kemal BEYATLI’nın dediği gibi;

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti;dönen yok seferinden

   Elimi arabanın teybine uzattım. Düğmeyi çevirdim. Arabada bulunanlar bu acıya uygun düşmeyen davranışıma ses edeceklerdi ki adaşım ve hemşerim olan Kısaparmak’ın sesi duyuldu. Yüreğimin dehlizlerinden kopup gelen hıçkırıklara eş, gözyaşı denizime karşıtı türküsü;            

Benim babam mert adamdı,  mangal gibi yüreği
Yufka gibi kalbi vardı,  hayatım boyunca ona özendim
Fedakârdı ! bir dikili ağacı olmadı belki
Ama kendisi,  onuruyla yaşayan koskoca bir çınardı
Üstümde ki kol kanat,  sırtımı yasladığım dağ gibiydi
Ben babamın oğluyum,  tepeden tırnağa Anadolu’yum


   Sevgili babacığım seninle yaşadığım her anın nimet olduğunu biliyorum. Sana ve yüreğine Ağın sevdası düşmüş tüm büyüklerime Allah nice hayırlı uzun ömürler versin. 
Saygılarımla...
m.f.aydemir
24.03.2006

niteliksiz tükettiğimiz zaman kervanı

   niteliksiz tükettiğimiz zaman kervanı

    Kış dedin mi, babasını akşam olunca pencere kenarında, kapı ağzında bekleyen çocuk misali dertli oluyor içim. Beni bu sıkıntılardan sıyıransa, sıralamadaki eşsiz denge. Hiç şaşırmadı kasım sırasını,aralık gibi. Aralık,bir aralık bulupta ocak gelmeden gitmedi. Ne hastalığı mazeret etti, ne de “köprü açıktı erken geldim” dedi. Ocak 31 dediğinde şubat kapıdaydı. Öyle müthiş bir dengede yürüdüler ki, mart gelince şubatı bulmadı yerinde. Zamanın kapı eşiğinde kimse kimseye sürtünmeden geçti.

    Sis çöktü yine şehrin ufuklarına. Mevsim, hayatın karanlık yüzünü anlatır gibi griye,siyaha mahkum günlerini yaşıyor. Bahar mahpusta mahkum, cezası kışı seyretmek parmaklıkların ardında. Kara kış gelip uzandığında, yağmurlar hiç gitmeyecekmiş gibi döküldüğünde gökten, gözlerimde biriken renkler hep koyu tonlar olunca, içime simsiyah bir asfalt atılıyor.

    Kasvet diye yazdım. Sonra sözlüğe bakma ihtiyacı duydum “Sıkıntı, iç sıkıntısı” diye yazıyordu. Bu kelime anlatmak istediğim boşluğa, boş yer bırakmadan yer etti. Gün, ışığını erkenden kapatıp,akşama teslim olduğu bu mevsim, bahtiyarlıkta ihtiyarlayıp çöküyor gönlüme. Aklıma kaybettiklerim geliyor. 

    Teknoloji hiç bir şeyi unutturmuyor. Siz hiç kaybettiğiniz birinin telefonunu, cep telefonunuzdan sildiniz mi? Telefonunuzun rehberinde bir başkasını ararken, kaybettiğiniz o dostun ismini görmek. Elinize batan bir kıymık gibi. Küçük ama kocaman acılara açık. Her seferinde “sil” komutuna kadar uzanan süreç ve “sil”emeden geri dönmek. Bir süre sonra rehber sırasında o ismin geleceğini bilmek ve gözlerini yummak. Gerçek, gerçek olmasın diyecek kadar acı. 

    Sonra gözlerinizi karartıp, içinizdeki tüm kavgalara maglup olup silmeye niyetleniyorsunuz. Silmiş olsanda nereye gidiyor o kaybettiğin. Dostluk, paylaşılan zaman, gülüşü ve kızgınlığı, nereye gidiyor. Zaman şahit tutulacak gün gelince ve söyleyecek “sil”diğini sevdiğini,dostunu. Aklına,fikrine inat, deliliğe yakın aramak bile bile “aradığınız numara kullanılmamaktadır”ı duymak için.

    Kaybettiğin için, kullanılmış zamanlarla yetinmeye muhtaç kalmak. Teknoloji ürkütüyor. Acıyı gömdüğümüz yerden gün ışığına taşıyor. Eksik bıraktığımız mutluluklarımızı yüzümüze çarpıyor. Sevgi karnemizdeki kırıkların sebebi, niteliksiz tükettiğimiz zaman kervanı ile geliyor. Sevgi hanımızın kapısında, bizi üzmeye alacaklı kadar kararlı. 

    Şimdi yitirdiğimiz tüm zamanların gözyaşlarını silmeliyiz. Kaybettiklerimizi unutmadan, şimdilik kazanamadıklarımıza sarılalım. Bırakın gün ışığının, neredeyse gün etmeyecek kadar kışları çabuk gittiğini. Bayrama kavuşmuş olmak tüm karakışları bahar eyleyecektir. Daha kaybetmediğimiz niceleri var. Aradığınız kişiye şu an da ulaşın .                                             

    Sevdiğinizi söyleyin, nefretinizi,kızgınlığınızı söylemekten korkmadığınız gibi. Sevilmeyi beklemeyin,sevmek için.

    Bayram geldi. Bayramlarınız olsun tüm karakışa inat, kasvete inat. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öpüyorum. Kaybettiklerim sizleri de çok özlüyorum...

   Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda
   Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda...*

   En derin saygı ve sevgilerimle bir kez daha Kurban Bayramınız Kutlu Olsun. A.E.O.
   m.fatih aydemir
   06.01.2006


   * Necip Fazıl KISAKÜREK

bir angut hakkındaki her şey

   bir angut hakkındaki her şey

   Biliyorum; beni okumaya hiç niyetiniz olmasa da, yazının başlığını görünce bu satırları okumaya başladınız. Ne yaparsınız mazrufa kıymet verecek şeyler yazmakta zorlanınca, bari zarfı süsleyeyim dedim. Yalancı çıkmamak adına hepinizin (en azından) adını bildiğiniz anguttan söz edeyim sizlere.

   Böyle durumlarda çok zaman Türk Dil Kurumunun sözlüğüne bakarım.
Angut:
1-Ördekgillerden, tüyleri kiremit renginde, evcilleştirilebilen bir yaban kuşu 
2-Mecaz: Ahmak. 
3-TDK sözlüğünde yazmayan ama belgesel seyredenlerin bildiğin bir hikaye vardır: ıÜüAngut kuşu'nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun baş ucunda bekler... İşte bu canlının yaptığı en büyük "Angut"luk budur. Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen bir şey değildir. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız dahi oradan kaçmaz...

   Yıllar önce ozon tabakasını deldiğimizi söylemişlerdi, şimdilerde de yaptığımız bir çok şeyin, bir sonraki nesile "Küresel Isınma" armağan etmeye başladığını söylüyor bilim adamları. Bu küresel ısınmanın ilk etkisi, artık baharlar kalmayacakmış. Denilen kısaca şu ki; her güzelliğin filizlendiği, dünyanın sanki kendini yenileyecekmiş gibi hızla bin bir renge büründüğü, aşk mevsimi baharlar bitecek ve hüznü anlatmak için şairler hazandan başka bir ifade bulmak zorunda kalacaklar. Hayatın var olan akışını beğenmiyormuş gibi şimdilerde de mevsimleri değişime zorluyoruz. Artık hızla yaz geliyor eski bir şarkıdaki gibi "baharı görmeden yaz geldi geçti". 

   Yaz demek; Ağın mevsimi demek. Sanırım gazetenin bu sayısında bu içerikli yazılar yayımlanmaya başlayacaktır. Bir sonraki sayıda "Haydi Ağın'a, Ağınlı Yazlara" diye edebiyat döktüreceğiz ya da kimilerince törpüleyeceğiz. Varolanı olduğundan da çokça süsleyeceğiz, oraları bilmeyen nesiller için. Bilenlerse gülecekler halimize belki de "bunlar nereyi anlatıyorlar" diye, ama olsun. Anlatmasak olmaz ki, kendi kendine, durduk yere sevda içimizde büyümez ki. 

   Geç kalmayayım dedim. Bir an evvel yazmaya başlayayım. Sonra yaz sonu çıkan sayıya denk geliyor Ağın'a gelin çağrısı. Öyle olunca da bayram geçmiş, kına elimde kalmış oluyor. Gerisi hepimizce malum. 
Kör bir sürücü gibi yolu arıyorum. Bu yazının çıkış yolunu. Aslında yazmak istediğim bir kaç cümleden ibaret. Ancak o vakitte köşeyi işgal edecek kadar hacim sahibi olamıyorum. Araya bir kaç cümle sıkıştırıyorum. Belki de daha önce yazmıştım Vizontele filminden alıntı yaptığım aşağıdaki diyaloğu  Benim adıma filmin en etkileyici sahnelerinden biri idi. Sevginin; yaşadığımız iklimi, coğrafyayı nasıl değiştireceğini ya da sevgisizliğin hayatımızı nasıl alt üst edeceğini gösterir gibi. İşte o diyalog:

-İnsan memleketini niye sever? başka çaresi yoktur da ondan. Buraya gelen yabancılar bize hep şunu sordular, “ya siz burada nasıl yaşıyorsunuz, buranın nesini seviyorsunuz?” Çok zor buna cevap vermek. İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan. Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu, mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir. Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir.

   Ağın'ı memleket sayanların, yapması gereken doğru hareketi fotoğraflar gibi. Bu aşka yakalanmak isteyenler için çizilmiş bir yol haritası gibi. Nede olsa; aşk rüzgarı bulaşırsa yüreğine, tenine değen iklimi unutursun. Bu sebeple, bu aşk yüreğinize bulaşsın istiyorsanız; gidin, götürün Ağın'a ve gelin, getirin Ağın'a. Bir Karadeniz türküsünün dediği gibi; Sen gelmedin de oğul, horonları kim oynar...
Memleket saymayanlara ise söyleyecek çok bir şeyim yok. Bizim oralı bir komşu vardı. Çocuklarına o gün sofrada olması muhtemel yemekleri söylerdi. Çocuklar hiç birinden hoşnut olmazlarsa "  " derdi.

   Yazının sonuç bölümlerine yaklaşmışken sadede tek cümle ile erişelim: Ölüm kimseye yakışmaz ki, Ağın'a yakışsın.

   Ha angut diyordum değil mi? Oraya dönelim tekrar. İşte bu gazete Ağın'ın başında göz kırpmadan bekleyen bir Anguttur.( Gazete yönetimi bu misyondan ve bu cümleden hoşlanmazsa yazıdan çıkarta bilir ama o zaman da yazdıklarım hiç bir şey ifade etmez ve hepsi Angutça olur.) Gazete olarak, Ağın'ın menfaatine olduğunu düşündüğümüz bir çok konuda; kalp kırmamaya, göz yummaya, kulaklarımız üstüne yatmaya, bilip susmaya, bakıp görmemeye, kolu kırıp yeni içinde bırakmaya, kan kusup kızılcık şerbeti demeye ve buna benzerlerinin tümüne açık olabiliriz. Ancak! Bizim üstümüzden Ağın'a gösterilen aba altındaki her sopayı yemeye hazırım, hazırız. Buradan uçup gitmeyeceğimi ve gitmeyeceğimizi bildirmek isterim, isteriz.
Bu yazıda nerden mi çıktı? Nerden bileyim...
Angut Kuşu.  

Saygılarımla
m.fatih aydemir

30.10.2006

bir başka diyarın çocukları

  bir başka diyarın çocukları

  Çocukluğunu, çocukluğunun şehrini, ilk anılarını toplayıp büyüttüğü bu iklimleri bırakıp gittiği günden bu yana bir daha geri dönmemişti. Ta ki o yaza kadar. Çocukluğunun o büyük şehrini sadece hatıralarında yaşattı. 

  -Bir de oraya benim gözümle bakın, derdi.

  Çocuklarının hiç biri bırakın onun gözü ile görmeyi daha kendi gözleri ile görmemişlerdi memleketlerini. Ahmet Kutsi Tecer’ in de dediği gibi bakıyordu oralara: 

“Orda bir köy var, uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür”

  Öyle miydi acaba? Hala bizim köyümüz olarak mı duruyordu?

  Yıllarca anası, atası ona her güz memleket kokan kamyon ile; peynir, tereyağı, dut, pestil, araya sıkıştırdıkları mis kokulu ekmek göndermişlerdi ama o bir gün olsun onların kokusunun peşi sıra sılaya doğru yürümemişti. Yine bir güz mevsiminin İstanbul’a yağmur nasip ettiği Pazar gününde Topkapı’ da memleket kamyonunu bekliyordu. Topkapı yine çamur deryası idi. Hani ayak uzaktamaya korkarsın; suya doymuş topraktaki her adım, yere düşmenin riskini büyütür. Buraları oldum olası sevmezdi. Memleketten gelen kamyon Topkapı’da park ettiği için istemeye istemeye de olsa buralara gelmeye mecburdu. Daha önceleri şehrin otogarı burada bulunuyordu. O zamanlarda kalabalığın keşmekeşinde boğulurdu Topkapı. Bir lanet yapışmıştı bu semtin paçalarına. Ne yapsa bir türlü kurtulamazdı bu pespayelikten. Belediye otogarı taşımıştı ama o şuursuz yapının her türlü kirliliği bu semte iz olarak yapışmış gibiydi. Sanki; kalabalığın ekşimiş kokusu, egzoz dumanı ile gözleri yakmaya devam ediyordu. Çığırtkanların kulakları tırmalayan bağırışları bir yerlerden çıkıp gelecekmiş gibiydi. Beklide buraları sevmiyor oluşu böyle görmeye ama daha çokta hissetmesine neden oluyordu. Şimdilerde ise bu garip semtin kimsesizliğini itlerin varlığı bozuyordu. Yüzüne yapışmış tiksinti ile söylenmeye başladı:

  -Ben bizim memleketin şehir olduğunu, asfaltın üstünde otomobillerin yağ gibi akıp gittiğinin görürüm de bu Topkapı’nın iyi gününü göremem, diye içinden hayıflanıyordu. 

  Memleketi öyle olsa bile onun gitmeye, görmeye gönlü yoktu ya, neyse. Yağmur, dışarıda kalanların kişi başı damla hasılasını çoğaltıyordu. Hızlı adımlarla bulduğu ilk saçak altına sığındı. Yüzünü yıkayan yağmur damlalarını sildi ve gözlerini araladı. O anda saçağın altına hızla biri daha sığındı. Bu ani geliş korkutmuştu yüreğini. Yeni gelen adam selam verdi. Korkuyu sindirmeye çabalarken zorlukla selamını aldı. “Pazar sabahı ne işi vardı bu adamın buralarda. İn midir, cin midir?” diye düşündü. Bu günlerde gazeteler anlamsız bir çok cinayet haberini 3.sayfalarına sığdıramıyordu. Sindirmeye çalıştığı korkusu canlandı. Kafasını adama doğru çevirdiğinde göz göze geldiler. Yeni gelen adam nazik bir şekilde “sizi bir yerden tanıyor muyum?” diye sorunca korkusu durağan bir hale büründü. Bir an daha birbirlerini tanıyacaklar mı diye bakışmaya devam ettiler. Adamın nazik tavrı kaşlarının çatılması ile son buldu. Öfke ile sordu:

  -Sen, sen şey değil misin? Boççik Emminin oğlu Sadık değil misin? O’sun ya O’sun..! Ne de sadık çıktın amma. Tam adın gibi, memleketine hiç ihanet etmedin. Hep sadık kaldın, dedi.

  Şaşkınlık Sadık’ın yüzünü esir almıştı. Bırak cümle kurmayı tüm sesleri unutmuş gibiydi. Zorla bir “he” diye bildi. Yeni gelen adam sazı eline almıştı. Sözlerin atına binmiş öfke, yalın kılıç Sadık’ın yüreğini deşiyordu. 

  -Sen çık git memleketten, bir daha da uğrama..! Ama gel buraya o zavallı anandan, babandan gelen nimetleri çocuklarına taşı. Hiç utanma..! Nimet onların dualarında, yanı başında olmaktır. Memlekete gitmek, onlara oralara sahip çıkmaktır. Sen çocuklarına bunları taşıyacağına, çocuklarını o diyarlara taşı, dedi.   

  Yeni gelen adam saçağın altından çıktı. Hızla ve hırsla yürüdü. Sadık olduğu yerde kalakalmıştı. Ardından seslenemeyecek kadar güçsüzleşmişti. Adamın sövgüyü aşan sözlerinin altında ezilmişti. “Kim di bu adam?” diye düşündü birkaç dakika. Kendi yaşlarında biriydi. Aklının derinliklerine yuvarlanmış “bu hiç tanımadığı simayı” aramaya koyuldu. Bu uğraş öyle yormuştu ki olduğu yere çömelmek zorunda kaldı. Sonra yeni gelen adamı tanımak için verdiği uğraştan vazgeçti. Adamın söyledikleri, O’nu tanımış olmasından da önemliydi. 

  Dalgınlığına yenik düşmüş halinden, bir kamyonun etrafını sarmış olan insanların sesleri uyandırdı. Oraya doğru yürüdü. Kamyon memleketinin plakasını taşıyordu. Eller kamyonun kasasına doğru uzanıyor adına gelmiş olan kolilerle buluşuyordu. Kamyoncu Osman hem kolileri kasadan aşağıya iletiyordu hem de memleket suallerine cevap yetiştirmeye çalışıyordu. Kamyon, erzak değil de sanki; büyük şehrin telaşında büyüyen gurbet acısına merhem getirmişti. Sadık kalabalığın ardından:

  -Sadık Gişigiller adına bir koli var mı? Diye sordu. Kalabalık sesin geldiği yöne doğru döndü. Sadık, yeni gelen adamın söylediklerini sanki hepsi duymuş gibi utandı her birinden. 
“Var Ağabey” dedi, Kamyoncu Osman. Sonrada kolisini uzattı. Sadık kolisini alırken O adamı bir kez daha gördü. Adamın yüzüne vuran öfke hala sıcaklığını koruyordu. Sadık bir şeyler demek istedi, diyemedi. Kolinin ağırlığından ziyade yüreğindeki acı onu çamura batırıyordu. 

  Yıllar önce, bıyığının yeni terlediği o kış, tezkeresinin daha dumanı tüterken gurbeti ev, sılayı el eylemişti. Bir daha da geri dönmedi. O’na sorsan “Nasip olmadı” derdi. Hep nasip gerçeğinin ardına saklandı durdu. Sorduklarında memleketi “seviyorum” dedi. Sevmek bu muydu?
  Düşünce denen ağır yükü sırtlamış yürüyordu:  

  -Haklı be adam söylediklerinde. Az bile dedi. Ben ki memleket der dururum, evde çocuklara sorsam memleketleri “şehir” olmuştur, diye itiraf etti kendine. 

  Bu olanları kimselere diyemedi. Ama yeni gelen adamın söylediklerini her hatırladığında yüreği içten içe kanadı. Güz kışa, kış bahara yenildi. Yeni gelen adamın sözleri o günden beri içine çapa gibi saplanmıştı. Memlekete gitmek farz-ı ayındı artık. Hanımı ve çocukları aldığı gibi yola koyuldu. Uzun memleket yolunda çocuklarına yüzlerce defa anlattığı çocukluk ve ilk gençlik hatıralarını  bir kez daha anlattı. Memleketini anlatırken yıllardır hiç olmadığı kadar mutlu idi. Tüm yol boyunca tasvir ettiği yer, çocukların gözünde artık cennetten koparılmış gibiydi. Nerdeyse memleketin kapısında onları ilk selamlayan Tuba Ağaçları olacak gibiydi. Memleketinden çizdiği insan manzaraları günahsız bebeklerin yüzlerini anımsatıyordu. Küçük kızı, her yaşıtı gibi ilk aklına düşen soruyu iletti: Babacığım, o zaman niye şimdiye kadar hiç gitmedik biz senin köyüne, dedi. Saatlerdir yüzü gülen Sadık, Küçük Kızının sorusuna yenildi. Mağlubiyetin acısı ile sustu.

  Memleketine doğru ilerledikçe büyük şehirlerin göklerine küskün yıldızlar saklandıkları yerden çıktılar. Gökyüzünün kandilleri hiç şaşırmadıkları yerlerini bir kez daha almışlardı. Gecenin en derin yerinde memlekete ulaştılar. Geleceklerinden haberleri olan anası ve babası onları kapının önündeki sedirde bekliyorlardı. Hasret yenilmişti. Torunlarının kokusunda bahar açmıştı ihtiyar yürekleri. Oğullarına “ah be oğul niye gelmedin bunca yıldır?” sitemi ile sarıldılar. 

  Sabahın ilk ışığı Sadık’ın yüzü ile buluşunca, yolun tüm yorgunluğunu da yatağında bırakıp, heyecan ile kalktı. Alelacele yüzünü yıkadı. Evdekileri birer birer uyandırmaya başladı. Kahvaltının ardından çocukları aldığı gibi yola koyuldu. Çarşıya doğru ilerlediler. Evler, sokaklar, yola karşılıklı dizilmiş dut ağaçları, ilk bakışta her şey eskisi gibi duruyordu. Yürümeye devam ettikçe sadece “ilk bakışta” öyle durduğunu anlamaya başladı. 

  Sarı Su Deresi: Çağlayanları kıskandıran bir hınçı vardı. Baharı bulduğunda “gürül gürül” akardı. Şehri bir uçtan bir uça gezerdi de yine de öfkesi dinmezdi. O da mı Sadık gibi gurbete gitmişti. Su hayat demekti! Su da, hayatın beraberce yaşandığı, niteliğin niceliklere yenildiği şehirlere mi taşınmıştı? Yoksa su, hürriyetini musluklardan mı akıtmıştı? Sarı Su Deresi’nin ismini aldığı sarı kumlar yatağında kalmış ama artık hırçın suyu kurumuştu. Çocukluğunun yazlarında içinden hiç çıkmadıkları o büyük havuzlu çeşme; Moğol istilasına mı yenik düşmüştü? Havuz kısmı kumla, taşla, çer-çöple dolmuştu. Kahvaltıdaki tuzlu peynir miydi içini yakan yoksa gördüklerimiydi? Küçük kızı:

  -Susadım ben, dedi. 

  Su almak için iki adım ötedeki bakkala doğru yürüdüler. Çeşmelerinden su akmayan, yaz günü çocukların kurununda ıslanmadığı bir memleket olur muydu hiç? Ne olmuştu buralara? “Gezmesek de, tozmasak da, O köy bizim köyümüzdü” hani. Buralar kimin di? 

  Bakkaldan çıktılar. Aklını esir alan binlerce soru ile boğuşurken çarşıya vardılar. Sadık, tanıdık bir iki yüz bulabilmek için kahvenin önündeki parka doğru yöneldi. Gözleri ile tanış sima aramaya koyuldu. İlk bakışta tanıdık hiç kimseyi bulamadı. Pazar yerinde annesini kaybeden çocuk telaşı bürüdü yüzünü. Bu halini çocuklarda fark etti. Tedirgin olmuşlardı. 

  -Hadi baba eve dönelim artık, dediler.
  -Olmaaaz! Diyerek cümlenin sonunu uzattı. Sevecen bir hal takındı. “Daha ben size meysu ısmarlayacağım” dedi. 
  -Meysu ne baba? Diye sordu çocuklar.
  -Çok güzel bir meyve suyudur. Hele vişnesine doyum olmaz. Öyle her şehirde de bulunmaz. Çok seveceksiniz çok, dedi.

  Parka oturdular. Garsonu bir el işareti ile yanına çağırdı. Garson “Ne istediği sordu”. Sadık bir kez daha ama bu sefer daha sert bir şekilde şaşkınlık duvarına çarptı. Garson, buralarda hiç duymadığı bir lehçe ile konuşmuştu. Oysaki ona doğru yürürken “acaba bu genç kimlerden? Yüzünün hatları ne kadar da bu bölgenin insanından izler taşıyor” diye düşünmüştü. Zorlukla “üç meysu, vişne olsun” diyebildi. Garson uzaklaşırken arka masada oturanlara ait cümlelerin sesi, kulaklarının hiç alışık olmadığı bir iz bıraktı. Refleksle dönüp arka masaya baktı. Ama tam da bu anda kahvede oyun oynayan bir grubun bağırışlarını duydu. Bu seferde o yöne çevirdi bakışlarını. Çok kısa zamanda kahvenin karıştığını gördü. Çocukların az önceki tedirginliğini korku bürüdü. Kahvede kavgaya başlayanlar bir şeyler söylüyorlardı birbirlerine. Ne söylediklerini duyuyordu ama anlayamıyordu. Bir başka dili konuşuyorlardı. Tüm gençliği boyunca buralarda çokça karşılaşmadığı bir dildi. Tüm bu karambolün içinde tanıdık bir yüz belirdi. Bir yerlerden tanıyordu ama nereden diye düşünürken; tüm kış aklını işgal eden yağmurlu Pazar gününden buldu çıkardı o tanıdık yüzü. “Yeni Gelen Adam” dı bu.
  Ne yapacağını bilemez bir halde masaya yığıldı. Yeni gelen adam bir kez daha geldi ve masadaki boş sandalyeye oturdu.

  -O hemşerim hoş geldin. Hoş geldiniz çocuklar. Hangi rüzgar savurdu seni buralara. Bunca yıldan sonra teşrif ettiğine göre fırtına gibi bir şey olmalı. Sen beni de tanımamıştın o zaman yine tanımadın değil mi? Dedi.

  Yeni Gelen Adamı yine şaşkınlıkla dinleyen Sadık, sadece “hayır tanımadım” manasında kaşlarını kaldırabildi. Bu adam ne zaman konuşmaya başlasa Sadık susuyordu. 

  -Ben Rıfat. Sizin evin az altında oturan Rıfat. Yaz, kış demeden 5 yıl karşı köye beraber okula gittiğin Rıfat. Sizin bahçedeki harkta beraber çöpten gemiler yüzdürdüğün arkadaşın Rıfat, dedi. 

  Sadık’ın şaşkınlığı bir kat daha büyüdü. Ama bu şaşkınlık tanıdık bir yüz bulmanın sevinçini de beraberinde getirdi. Sadık, “mahşer yerinde” tanıdık bulmanın sevinci ile Rıfat’ı ayağa kaldırdığı gibi sarıldı. Rıfat içindeki hınçı bırakmış yıllar sonrada olsa tekrar bulduğu arkadaşı ile muhabbet denizine açılmıştı. 

  -Ne kadar da bize benziyorlar değil mi? Dedi ve arka masada oturmuş sohbet edenleri, kahvede az önce kavgaya tutuşmuş olanları ve çay yetiştirmeye çalışan garsonu gösterdi.

  -Bu işler böyledir Sadık. Sen gelmezsen, ben gelmezsem birisi gelir sahip çıkar. Sonra da “Bunlar kim? Nereden geldiler” diye sormayacaksın, artık soramazsında. Sana gösterdiklerimi tanımadın değil mi? Diye sordu Rıfat. Sadık yine ve sadece “yok tanımadım” der gibi kaşlarını kaldırdı. Rıfat devam etti konuşmaya:

  - Bir başka diyarın çocukları bunlar, dedi.  

  Bakır rengi bir tat geldi yapıştı Sadık’ın diline, damağına. Zamanında elinden tutup getirmediği çocuklarının, büyümelerinin altında ezilmişti anıları ve ezilen her anı sahibini kendinden de çok acıtırdı. Rıfat yola koyulmuştu. Yıllardır içini acıtan ne varsa hep Sadık’a söylemeyi beklemiş gibiydi.

  -Sen, ben sahip çıksak; arada bile olsa gelip boş arsamıza baksak, kimseler buraya gecekondu dikmeye cesaret edemez. Ancak biz bırakmışız, sahipsiz bırakmışız. Yıllar sonra geliyoruz, bir bakıyoruz ki arsamızın üstüne gecekondular dizilmiş. Ne olmasını bekliyorduk ki. Yazdan yaza gelmek bu kadar mı zordu? Sözüm senin gibilere; seviyorum diyenlere. Yoksa çıktığı kabuğu beğenmeyenlere değil, dedi.

  Sadık, memlekete erişmek için kat ettiği o uzun yolda yorulmamıştı, şu kısa konuşmada yorulduğu kadar. Aradığını bulamamış olmanın hüznü yapıştı gözlerine. 

  -Evet baba, bu amca haklı. Buralar, yukarıdaki çeşme, kurumuş dere, şu kavgaya tutuşmuş insanlar hiç senin anlattığına benzemiyor. Oysaki senin cümlelerin ile kurduğum hayallerim çok daha güzeldi, dedi büyük kız.

  Kızı haklıydı, Rıfat haklıydı. Sadık bile inanamıyordu bugüne ve hafızasına kazıdığı anılara. İki yabancı gibilerdi: Anılar ve şehir. Hiç yan yana gelmemiş gibi. Geçmişe sırt dönmüştü şehir. Hafızasında yer eden anılar burada mı yeşermişti, çiçek açmıştı, inanamadı. Suç kimindi? Şehrinin değil de ya elbet!

  Bir insan anılarına ihanet ettikten sonra kime ihanet etmez ki? Sadık’ın yüreğine ince bir sızı düştü. Gurbet türküleri gibi, ağıtlar gibi, dert kapladı içini. “Ah” dedi. “Gelseydim her yaz, iki gün kadar bile olsa az. Akardı bu derenin suyu, sızlamazdı içim inceden biraz.” Diye dertlendi. Kızlarına döndü:

  -Haklısınız evlatlarım, haklısınız. Buralar hiç benim anlattığım yerlere benzemiyor. Ama şunu da bilin buranın mayası sağlamdır. Sen bir sahip çıkarsan, O senin peşini bin defa bırakmaz. Geleceğiz artık her yaz, geçmiş tüm yıllarımıza inat, dedi.

  Garson üç tane vişne suyu bıraktı masaya. Sadık garsona “ bu ne? Ben meysu istemiştim” dedi. Garson “maayysu mu? O da ney olirki?” dedi. Sadık “tamam tamam gerek yok” dedi. Daha fazla zorlamadı. Bugün bir kez daha anladı ki; hiç bir şey eskisi gibi kalmıyor. Her devrin kendine özgü bir güzelliği var. O güzelliği gelecek nesillere taşımak istiyorsan, adam gibi sahip çıkacaksın. Emek vereceksin. Ortalıkta bırakmayacaksın. Öyle ulu orta yerde kalırsa; bir başka diyarın çocukları gelir, elinden alır ve içine bakırdan acı bir tat bırakır.

  Saygılarımla…
  m.fatih aydemir
  06.06.2006

sandık lekesi

    sandık lekesi
  
    Taraf olmak, yandaş olmak, aidiyet duygusunun çekimi karşısında büyülenip bir yöne doğru bakmak, bu vazgeçilmesi mümkün olmayan bir gerçek. Sizlerde bilirsiniz ki tek başına payitaht sahibi olmaktansa, kahkahalara boğulan sıradanların grubunun içinde birey olma dürtüsüne hep yenik düşeriz. Bu öyle bir etkidir ki, yaratılmış her canlı yaşayabileceğini en güzel hayatı hep ve en az iki kişi olarak düşünür.

    Bu taraf olma gerçeği ister bireysel olsun, ister toplumsal olsun, ilk insan Hz.Adem’den bu yana süre gelen en eski yaşam gerçeklerindendir. Tercihlerimizle hep bir yönden yana olmuşuzdur. Aslında her tercihimizle, tercihimizin dışına ittiğimize “ben senden yana değilim” de demişizdir. “Habil’den mi yoksa Kabil’den mi” sorusundan bu binyıla kadar sayısı bilinmez taraflar, yönler doğdu yeryüzüne ve birileri “kimden” yana olduğunu ya da olmadığını dile getirdi. Karınca ağzında su taşıdı.

    Dünya üzerinde bilinen tüm inanç sistemlerinde “saygı” ifadesi “sevgi” ifadesinden hep önce yazılmıştır. İnsanın kendisi ile başlayan bu saygı çemberi, yanındakinden ötedekine ve en uzaktakine dahi olsa duyması gereken bir düstür olarak ezberletilmiştir. Yedi yıl boyunda çorbasını içtiği tekkeye eğri odun getirmeyi şuç bilen Yunus’un, -en azından aynı topraklarda büyümüş olma şansı ile- torunu olma sevdasına düşmüş bizler acaba kime saygı duymayı bir erdem biliyoruz?

    Dünya üzerinde işini hakkı ile yapan her bireyin –sadece bu sebepten ötürü bile olsa- saygı duyulmaya hakkı vardır. Hakkı ile yaptığı işten sonra o bireyinde sevinmesi bir o kadar da doğal değil midir_? Her meslek, kendine özgü davranış biçimleri, izlediği yön ve yöntem sistemini de beraberinde getirir. 

    İşte yukarıda bahsi geçen saygı, işi skor üretmek olan bir futbol oyuncusunun, gol sonrası sevincinin “hangi yöresel gerçeklerden ötürü” tekmelenmesi ile bağdaşabilir. Tekme sahibinin savunması ise “aşırı sevincini uyarma adına” atılmış bir tekme olduğunu söyleyecek kadar saygıdan uzak. Diyarbakırspor-Konyaspor maçında yaşananlardan bahsediyorum. Kimlerin torunuyuz ve kimlere benzemeye başlıyoruz. Büyüdüğü topraklardan uzakta, yaşama tutunma arzusu ile sarıldığı futbol’un en güzel ürününü sunan, rengi siyaha yapılan, yüzümüze çalınmış en büyük kara leke oldu. O sahanın orta yerinde elinden alınmış sevinçi ile kalakaldı. Yediği tekmeden sonra Bebbe masumluğunda önce şaşkınca bir bakındı ve sonra bu utancı görmemek istermişcesine kapanıp ağladı. Çünkü O, bizim taraf olduğumuza taraf değildi. Hangimiz kaybettiğimiz her oyun sonrası arkadaşımızı dövmüştük. Ya da şunu düşünün lütfen; her yenilgimiz ile biten oyun sonrasında arkadaşımızı dövmeye kalksaydık, kim bizimle oynamak isterdi. Futbolun icadından bu yana hiç olmadığı kadar para ile içiçe olması, o tribünleri dolduranları ne denli ilgilendiriyordu ki. Seyir zevki için geldikleri tribünlerde gördükleri golün sahibi olmamak bu kadar mı gattarlaştırıyordu.     

    Diyarbakır’da bunlar olurken dünyanın bir başka coğrafyasında attığı muhteşem goller ile tanınan bir başka siyah tenli, yaptığı en iyi işi unutmak, yokolup, kaybolup, kaçmak istercesine Real Zaragoza-Barcelona maçında sahayı terk etmeye kalktı. Teninin rengi ile bir tarafta olan Samuel Eto kara kafalıların ağızları leş kokan ırkçı tezahüratlarından artık bunalmıştı. Ten renginin ayrımcılığında, işini iyi yaptığı için saygı görmek yerine aynı yönde, aynı tarafta olmayanların açımasızlığında boğuldu. 

    İspanyollar, yüzlerce yıl önce de buna benzer tavırların sahibi idiler. Aynı inanç sisteminde olmadıkları için, Yahudilere acımasızca engizisyon mahkemelerinde adalet dağıtıyorlardı. Ve uzun yıllar sonra Yahudiler bu kez de II.Dünya savaşında Alman Milliyetçiliğinin tankları altında yok oluyorlardı. Oysa ki bizler, İspanya’dan Engizisyon acımasızlığından Müslüman halkı kurtarırken, Yahudilere “siz gelmeyin” dememiştik. Bizden olmayan bu insanlara, tarafımızda olmasalar bile, insan oldukları için saygı duymuş, kucak açmış ve sahip çıkmıştık. 

    Bizlerin, onlara saygı duyacağımıza olan inançları “Bebbe” nin ayağına atılan tekme ile yaralanmamış mıdır? Diyarbakır’da gördüğümüz korku filmi, bizlerin saygı ikliminden taşınalı çok olduğunun fotografı değil midir_?

    Küçülme sevdasına düşmüş, globalleşme sevdasındaki dünyanın peşisıra giderken, tüm bildiğimiz iyi şeyler torbamızdan mı düştü acaba? Hep kazanma ve sadece ben kazanma duygusuna nasıl oldu da bu kadar esir düştük? Niye bizi biz gibi büyütmediniz diye kime soracağız?

    “Komşum daha siftah yapmadı” diyen esnafın cenazesi kalkmış biz yasından habersiziz. 

    Artık sakladığımız, örf,anane, gelenek sandığını çatı arasından çıkartmak gerek-miyor mu! Sandığın lekesinden de koyu, Bebbe’nin yaşadıkları...

   Bir Hatırlatma: O güzel vatan evlatları, yaşayacak günlerine inat, gelecek nesillerini yaşatmaya imanlı yürekler, başka bayrak gölgesinde olmaktansa mavzer güneşinde yanıp-yok olmayı seçmiş şühedalar. Şimdi bizi görselerdi ayırtedebilirler miydi kim Türk, kim Anzak diye!

   Saygılarımla,
   m.fatih aydemir  
   02.03.2006

zaferle dönmek değil, mücadele ile ölmekte yeterdi

      zaferle dönmek değil, mücadele ile ölmekte yeterdi

      Dahili anons stad içinden yankılanıyor: “Maçın başlama düdüğü çalana kadar ıslık dahil lütfen hiçbir tezahürat yapmayalım. Maçın ilk düdüğünden itibaren de son ana kadar hiç susmadan takımımıza destek olalım. Maç başlayana kadar olan bu sessizlikle rakibi ilk andan şaşkına çevirelim.”  Seyirci olmaktan uzun zaman önce sıkılan, yorulan, yıpranan, anlamsızlığını keşfeden ve taraftar olma yolunda bir hayli dere tepe aşan, bilinçle büyüyen, gün gördüm, günler gördüm diyenler bu nasihate uymadılar, duymadılar, duramadılar, duramazlardı artık. Yüz yıldır varılmak istenen bir vahanın yakınlarına erişmiş olmanın morali ile bitmiş, tükenmişte olsalardı, ilk adımlarını atan bir çocuk gibi yenilenmişlerdi. Bırakın rakibin (eskilerin deyimi ile) topçularını, malzemecisi çıkış tünelinden kafasını sahaya uzattığında ıslığa boğuluyorlardı. Tribünler için çok şey daha söylenebilirdi; arzulu, tutkulu, heyecanlı, kıpır kıpır, keyifli, mutlu ama en çok da huzurluydular. İnsan yapısına has doyumsuzluklarını aşmıştı, takımlarının bu yıl ki başarıları... 

humâr-ı mestân

  humâr-ı mestân

   Her ne kadar bir tarafı pencerede olsa dört duvarın sıkışıklığında ezilmiş gibiydim. Cam kenarına oturmuş ve ellerinin arasına hapsettiği yüzüyle zemheriye “buğz etmiş” bir çocuktu ruhum. Soğuk ve gri her günü hiç üşenmeden an be an baharın koynuna doğru süpürdüm. 
                                                                                       
   Kış mevsiminin başında (neredeyse) büyük ve hüzünlü ritüellerle gar dolabın ücra köşesine, çek yatların altına gizlediğim yazlık kıyafetlerimi birer ikişer ortaya dökmeye başlıyorum. Yüzümde ve gönlümde afacan bir tebessüm birikiyor. Çünkü ne vakit yazlık kıyafetleri toplayıp kaldırsam içimdeki çocuğa karşı mahcup olur, utanırım. Bir türlü vedalaşamam. Hep ötelerim. Soğuklar gelse de tiril tiril kıyafetlerimle baharın son kalesi olurum. Kışın acımasız ve ısıran çelik dişlerine direnirim. Kasım gelmeden onları kolay kolay gözümün önünden kaldırmam. Sonra gün gelir ve geçer bahar ufak ufak bir yerlerden (sanki) seslenir. Kimi zaman karanlık bir kış gecesinde pürüzsüz bir gökyüzü ile ‘en yakın zamanda geliyorum’ der, kimi zaman da, bir martının çığlığı ile açılmış ağzından güneşin parıltısı oluverir ve güverteye düşer. Bazen de kış sonunda densiz bir erguvan ağacının dalı olur, çiçeklenir, nisan kokar. 

   Şubat’ın ‘bahar mı geldi?’ diye kandıran yalancı güneşi bir gün şehri vurur ve aşk mevsimine açılır İstanbul’un kanatları. Güneşle birlikte içimde bir isyan ısınır, duramam ve bu döngünün en keyifli yerine kapımı ardına kadar aralarım. Yazlık kıyafetlerimi hapsettiğim yerlerden birer ikişer kaçırırım. Firarlarına yardım ve yataklık etmek suçuna yenilmeyi, bu günleri, bu mağlubiyeti çok severim. Hele bir de saatleri kurcaladıkları günün ertesinde gün uzayıp gider (ki) ömrüm uzanır sanırım. Oysaki saatler hepi topu bir saat ileri alınmıştır ama ben hiçbir saat alınganlık göstermesin, gönül koymasın diye hepsine yetişmek ister gibi telaşlanırım. İçimde sevinçle bezenmiş bir acelecilik büyütürüm ve aynı bahar gibi her gün yeni bir çiçek açmak isterim. Sonra bir daha hiç kış gelmeyecek, çocuklar üşümeyecek saflığıyla kumdan bir kale yaparım, yeni kışın ilk dalgasında erisin diye. 

   Biliyorum bu son soğuk akşamlar artık. Biliyorum bu son karayeldir artık. Biliyorum bu yağmur bahar temizliğidir. Bu son yağmur bir sonraki hazanda dallardan dökülecek yaprakları büyütmek içindir. Sen, öldükten sonra dirilmeyi sorgulayan akıl-sız, hiç mi bahara ermedin! 

   Tomurcuk açmaya yeltenmiştir artık içimde ki kırgın dallar. Yükümden eğilip filizlenen yeşilliklere ilahi bir muştu gibi dokunuyorum.  Ruhum, çiçeğe vurgun baharın ilkine susamıştır, bugün yarın kana kana sümbül kokan sabahlara uyanırım. Yıldızlardan taç yapma mevsimidir artık. Sevdiceğimi alıp serin bir akşamda yakamozu sudan çıkartmaya gideriz. Bir meltem yakamozun deniz tarafındaki ucundan tutar ve Hereke halısı gibi sara sara getirir sahildeki çakıl taşlarının üstüne bırakır. Bir ateş yakarız; dağ, taş, deniz ve çığlık atarken baharı ağzından düşüren martı gelir ve bir de en çok kurumaya muhtaç yakamoz. Omzuma yakışan başını koyar sevdiceğim ve özenle seçilmiş bir şarkı mırıldanır bahar kokulu soluğuyla…

   Aramızda dağlar yollar yıllar var iken, 
   Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş... 
   Sargın yaprakmışım dallarına, 
   yangın toprakmışım yağmurlarına. 

   Türkü olmuşsun, umudummuşsun 
   sevdama yarınlarıma...


   Saygılarımla,
   m.fatih aydemir



   * humâr-ı mestân (ayıkmak üzere olan sarhoş)
     http://www.youtube.com/watch?v=__j8TjE8bKU

cennet

   cennet

   Bir ayağım anılarımın acılar bataklığına saplanıp kalmış, derinde ve endişeli, bir diğeri geleceğin kör şafağında nereye ayak izi bırakması gerektiğini bilmez bir halde idi. Sade bir “merhaba” çıktı ağzımdan. Bizim adını, onun da bizi umursamadığı o sokağın köşesinde hayatın bize, bizim de birbirimize çarptığımız gün. İlk değildi ama kim bilir belki de sondu…

                                                     ***

   Her ne kadar sessiz bir şekilde evden çıkmaya niyetlenmiş olsam da kapımız buna izin vermeyecekti. Hiç bilmediğimiz bir güfteye yazılmış bestesini her açılışında bize icra ederdi, yine öyle oldu. Seslice kapıyı araladım. Dün geceki soluksuz fırtınadan sonra şehrin bir başka coğrafyaya savrulduğuna şahit olmayı bekliyordum. İlk adımımla beraber hemen herşeyi yerli yerinde bulmuştum. Bir tek yapraklar yitip gitmişti tutundukları hayat dalından. Arnavut kaldırımlı yol sarı, amber ve kahverengi ile sonbaharı selamlıyordu. Her bir ağaç, ebru sanatçısı misali besmele ile serpmişti yapraklarını sokağın yüzüne. Az önce son bulan yağmurun kokusu bir kez daha efsunluyordu bu kadim şehrin yorgun sevdalılarını. 

   İki kapı ötedeki nalbura gitmek için çıkmıştım evden. Yüzümde askerden yeni gelmiş olanlara has o malum şaşkınlığı ve gözlerimdeyse uykunun mahmurluğunu taşıyordum. Ruhumu, gözlerimi açmakla, oymak arasındaki işkencede uyandırmaya çalışıyordum. İnsan askerlik görevini yaptığı zamanlarda geride bıraktığı şehrin sadık bir sevgili misali; değişmeden, gönlünü yeni renklere, ışıklara açmadan hep onu bekleyeceğine inanmak ister. Bu romantik saflıktır belki de, sayılı günleri sabrın tavasında eriten… İki kapı öteye gidene kadar iki mevsim değişikliği süresine yetecek kadar düşünceler aktı geçti aklımın ırmağından. Tam nalburun kapısına bir adım kala şehir bir anda dün geceki fırtına iklimine girdi. Dipsiz bir karanlık gözlerimdeki tüm ışıkları siyaha boyadı. Görünmez ama kaya sertliğinde bir duvar ile buluşmuştum. Sarsılarak, şaşırarak, ne olduğunu kendime açıklamakta zorlanarak ve bir iki adım geriye sendeleyerek düştüm. Hemen hemen aynı anda avuç dolusu metal parçaların sesi kaldırım taşlarının sertliğine çarpınca acı ile inlediler. Saçılanı, döküleni görmemiştim ama duymuştum. Bir şeye çarpmıştım. Nalburun kapısından bir adım ötede çarptığım, çarpıştığım ile karşı karşıya oturmaktaydım. Yüzüne daha bakamadan ağzımdan ancak yıpranmış bir “af edersiniz” çıkabildi. Kaldırım taşlarının sertliğinde acı ile seslenen metaller çiviymiş. Bir özür mahiyetinde olsun diye bir an evvel yere serpilmiş çivileri toplamak için hızla doğrulup ayağa kalmak istediğimde herşey sanki yeni baştan bir kez daha yaşandı. Nereden bilebilirdim aynı anda, aynı şeyi düşündüğümüzü. İnsan acıya alışınca daha mı az canı yanıyor? İkinci çarpışmanın sızısı ilki kadar uzun boylu değildi. Bu kez daha çabuk ama daha tedbirli bir şekilde yarı doğruldum. Bir çırpıda yerdeki bir avuç çiviyi içinden döküldüğü gazete kâğıdına topladım. O ise ayakta ve elleri belinde beni bekliyordu. Burnundan soluduğunu hissediyordum. Usulca ayağa kalktım. Yüzüne doğru giden bir bakışın peşine takıldım. İlk kez gözlerine dokunmuştu gözlerim. Çivileri hızla, hırsla çekip aldı elimden ama bakışı içimde, saplandığı yerde kalakalmıştı. Yürüdü gitti, sanki içimden geçti. Bilmeden de olsa giderken beni de yanında götürdü. Nehirler içinden geçtiği şehirleri taşırmış bir sonraki şehre ve bir sonrakine… Geç kalmış sade bir “merhaba” çıktı ağzımdan. 

   Öğrendim sonra, daha yeni siz bir arka sokağımıza taşınmışsınız ama sen (bihaber de olsan) içime taşınmıştın. Ümit Yaşar Oğuzcan için “Ayten” ne ise benim içinde artık sen o idin. Ruhumdaki her sokak sana açılırdı ve pusulamın her yönü seni gösterirdi. Benden gelip bana giden bütün tramvayların tek durağı, tek yolcusuydun. Aklımı seninle bozmuştum ve tamirciye gitmeyi gönlüm men etmişti.  O günden sonra her günüm senin ışığına mahkûm düşmüş pervane misali zifiri karanlıklarda son bulmaktaydı. Meftun bir halde, bir başka çarpışma hülyasının diğer ortağıydın.   

   Aysel teyzem yine bizdeydi. Bir arka sokağımızda otururdu. Aslında teyzekızı idi ama yaşı benden bir hayli büyük olduğu için “teyze” derdim. Necla teyzem yani asıl teyzem, annesi bu duruma kızar, bozulurdu. O derdi, nereden senin teyzen olmuş? Senin teyzen benim. Lakin yine de vazgeçmemiştim ona “teyze” diye seslenmekten. Annemle sofraya oturmuşlar, beni de zorla ortak kılmışlardı kendilerine. Boşlukta soluklandığım günlerdeydim. Yine konuşulanlardan habersiz ama etrafıma ilgiliymiş gibi sahte gülümsemeler, mimikler bırakıyordum. Sesler, boğazda süzülen martılar misali uçuşup geçiyordu kulaklarımdan. Bakıp görmemek ne ise duyup anlamamaktı yaşadığım. Boş kaşığı kaçıncıdır ağzıma kadar götürdüğümün farkında bile değildim. Birden, bir duanın kabulü gibi Aysel teyzemin söylediklerini algılamaya başladım: 
--İnsanın içini açıyor, dedi. Yüzüne bakınca gökyüzüne bakıyormuş hissi uyanıyor. Yanaklarında bir gül goncası taşır gibi sıcak, içten bir kız. İsmi de ne güzel, Cennet’miş, dedi.

    Boş kaşık ağız hizamda kalakaldı. Kimden bahsettiklerini bir çırpıda anlamıştım. Aysel teyzem ile kapı komşusu sayılacak kadar yakın oturuyorlardı. Giderek yükselen ses tonum ile üç defa “Cennet, Cennet, Cennet” diye tekrarladım. Annem ve teyzem aynı anda bana doğru dönüp baktılar, sustular ve ardından gülüşmeye başladılar. Ben bir kez daha “Cennet” dedim ve sustum.

   Ne yaptıysam, kaderin beni onun uzağına savuran rüzgârına engel olamamıştım. Güz kışa, kış ise bahara bir kez daha yenik düşmüştü. Akşamın şehre erken indiği mevsimler artık geride kalmıştı. İsmini bir zikir gibi mırıldanmanın ve akrostiş şiirler yazmanın ötesine varamamıştım. Kendi hayal dünyamda “Cennet” derken, aşkın cehenneminde durup kalmış, donup kalmıştım. Evet, çarpıştığımız o çok kısa anın dışında onu görmek nasip olmamıştı. Yine de bu anları, hayal dünyamın teşnesinde mayalayıp, ruhumun okyanusunu onunla doldurmuştum. Gözleri; kahverengiden elaya, oradan da yeşile uzanan sanki üç renkli bir gökkuşağıydı. Susturulmuş bir öyküyü dillendirmek ister gibi heyecanlıydı bakışları. Sevmek; bir şeyi, herhangi bir şeyi, gülümseyen yanağındaki gamzeyi, gözyaşının yüzünde süzülen nemini, yarınları beraber paylaşmak isteği miydi? 

   Pencere kenarında, elimde ne zaman doldurduğumu hatırlamadığım çay bardağının serinliğinde, gökyüzünün hülyalı haline dalıp gitmiştim. Ufka en yakın yerde duran suskun bir kızılın peşine düşmüştü geriye kalmış tüm renkler. İç içe geçmiş renklerin birbirlerini kırmadan, üzmeden ve kirletmeden gökyüzünü böyle kudretli bir tonda boyayabilmeleri beni hep huzurlu kılmıştı. Verilmiş öğütleri; düşünüp, tutabilmek için sunulmuş bir fırsat gibi… Zaman evc makamı zamanıydı. Akşam ezanı, evlerin birer ikişer yanan ışıklarının yapay aydınlığında, şehrin ruhunu dingin bir suya bırakmak ister gibiydi. Haliç, güneşin son çırpınışlarına sırtını dayadığı yerden şehri çağırdı. Beraber suyunda yıkadılar kirlenmiş günü ve yarına hazır etmek için bugünü Eyüp Mezarlığında “Hû” çeken bir selvinin dalına astılar. Ezan sesleri Süleymaniye’den Selimiye’ye doğru yola koyulduğunda Argus marka lambalı radyonun düğmesini çevirdim. Lambası akşamın siyahını yırtmak için o an ışıdı ve ardından yavaş yavaş ısınıp kendine gelen radyonun sesi sanki tüm şehri doldurdu:

   Gel beklediğim sevgili akşam olunca,
   Göğsünde açılmış yine çapkın iki gonca
   Benzim sararıp gözlerimin rengi solunca
   Göğsünde açılmış yine çapkın iki gonca…(1)

   Aysel teyzem, hadi kalk bakalım, diyen şen sesi ile hüzün giydirdiğim akşamı paraladı. “Nereye?”  demek kısmet olmadan gömleğimin üstüne hırkamı giymiştim bile. Ayakkabımın giyinemediğim diğer tekini sokağa ilk adımımı attığım yerde ayağıma geçirebilmiştim. Heyecanla ve hiçbir virgülün araya girmeye cesaret edemeyen hızıyla anlatmaya başladı.    

--Yazlık sinemaya Sadri Alışık’ın yeni bir filmi gelmiş. Esen Püsküllü ile beraber oynuyorlarmış. Çok güzelmiş. Herkes ağlıyormuş. Bak ay çekirdeği de aldım. Oradan da gazozlarımızı alırız. Hep beraber seyrederiz, dedi. 
Sanki söylemek istedikleri varmışta, bir muştuyu bozmamak adına sözcükleri dilinin altına saklıyormuş gibi hissettim. 
--Teyze dedim, hep beraber derken ne demek istedin? Kimler gelecek başka?
--Kimler değil aslında, kim demeliydin. Kim olduğunu da bizim sokağın köşesinde öğrenirsin, dedi.

    Sustum ve sorularımın içimde büyüyen sesine sırtımı döndüm. Hızlı adımlarla arka sokağa doğru yürüyorduk. Yazlık sinemaya filmin başlamasından önce gitmek yazılı olmayan bir kuraldır. Çünkü filmi iyi ve nispeten daha rahat bir yerde seyretmek istersen erkenden gidip tahta sandalyelerin iyisini bulman gerekirdi. Yoksa dışa çıkmış çivilerin verdiği huzursuzluk, filmin hüznünden önce gözyaşlarının akmasına sebep olabilirdi. Sokağın köşesine varmak üzereydik. Teyzem elinde taşıdığı hırkasını giyinmek için çekirdek paketini bana uzattı. “Kim?“ sorusunun cevabını görebilmek için sağıma soluma baka baka yürümekteydim. Köşeyi dönmem ile çarpışmamız bir oldu. Elimdeki çekirdek paketi ellerimin arasından kurtulup bizle beraber yere düştü. Hep birlikte dökülmüştük. Akşamın karanlığı algımı da karartmıştı. Ancak Aysel teyzem “Allah iyiliğinizi versin” diyerek öyle bir kahkaha patlatmıştı ki ayılmamız uzun sürmedi. Yine çarpışmıştık. Ayağa kalktık. Üstümüzü başımızı toparladık. Kafamın üstünde sanki tüm şehri taşıyor gibiydim. Başımı kaldırıp yüzüne bakamıyordum. Derin bir nefes aldım. İçinden geçilmez, gidince kalınır gözlerine bir an için baktım ve mahcubiyetle “af edersiniz” dedim. Gülümsedi bu kez ve ilk defa sesini duyurdu. Yüreğimin çeperlerine hapsettim sesini. Dinmez bir akis oldu:   

--Estağfirullah, dedi. Sanırım benim de kaza ihtimaline karşı kayıtsız bir yürüyüşüm var. 
Aysel teyzem olaya el koymuştu bile:
--Siz dedi, başka türlü tanışma, selamlaşma biçimleri var, onları da tatbik etmek ister misiniz? Mesela; bak Rıdvan, bu bizim sokağın güzel kızı Cennet ve Cennet bu da benim yeğenim Rıdvan. Bakın böyle de olabilir, dedi.
Onun gülümsemesinin verdiği cesareti hala üzerimde taşıyordum. O cesaretle bu sefer aklı başında bir “merhaba” dedim. Bu seremoninin verdiği uçuk pembe bir utangaçlık yüzünde yer etmişti. Sade ve kaçamak bir “merhaba” demekle yetindi.

   Aysel teyzemin hınzır gülümsemelerini saymazsak sinemanın kapısına kadar sessizce yürüdük. Bu yıl yazlık sinema aşağıdaki arsanın tamamını kaplamıştı. Arsa sınırlarını çepeçevre saran tahta paravanların oluşturduğu duvarın ardındaydı beyaz perdeye düşen hayaller.  Filmin afişleri kapı diye bırakılan boşluğun sağına soluna boylu boyunca asılırdı. Yine öyle olmuştu. Afişler, sinemanın dili ile hayalimize yürüdüğümüz yolun ilk renkli ışıklarıydı. Afişin solunda, önde Sadri Alışık; mahzun, kederli ve hüzne dokunan yüzü ile durmakta. Eli çenesinde, umutsuz bir geleceğe yorgun bakışlar bırakıyor. Arkada ise Salih Güney’in kollarında duran Esen Püsküllü; sadece duruyor, oysaki yüreği çok uzakta bir başka hayatın penceresinden içeriye gizlice bakmakta. En üste, ustanın adı Sadri Alışık ve hemen altına ise filmin adı yazılmış. Kısık bir ses tonu ile mırıldanarak okuyorum:

--Ah Cennet Ah…
Aysel teyzem yüzünde mütebessim bir ifadeyle soruyor:
 --Neymiş filmin adı?
Ve ben bu kez daha duyulur bir ses tonunda yineliyorum filmin adını:
--Ah Cennet Ah! Şey, yok,  yanlış okumuşum, af edersiniz. Ah Müjgan Ah, diyorum ama şaşkınlığımın yüzümde biriktirdiği kızarıklığa ve sanki kapı ardında bekliyormuş kadar çabucak alnıma hücum eden ter damlalarına engel olamıyorum. Kaçarcasına sinemanın kapısından içeriye giriyorum. İlk bulduğum yan yana üç boş sandalyenin birine oturuyorum. Yanıma Aysel teyzem, onun yanına da Cennet gelip oturuyorlar. Az sonra bir uçtan bir uca tüm sinemayı saran ve meltemin küçük öpücükleri ile üstümüzde salınan ampuller sönüyor. Başımızın üstünden geçip giden ışık beyaz perdeye düşüyor. Herkes, herşey, şehir bile susuyor ve Hüsnü ile Müjgan’ın hikâyesinde artık kendimizi arıyoruz…     

   Günler geçmişti sinemaya gidişimizin üstünden. Ben, bedenimi alıp eve getirmiştim ama ruhum hala filmin ikinci yarısını onun yanında seyrettiği yerde kalakalmıştı. Aysel teyzem gazoz alma bahanesi ile aramızdan kalkıp gitmişti. Geri döndüğünde ise;

--Cennet dedi, geçsene diğer sandalyeye. Sıkışmış iyice burası, çivilere takılacağım şimdi. Yırtılacak üstüm başım.

   Usulca yan tarafa, ben tarafa geçti. Sanki zaman değişti. Bir çöl, vahadan yoksun geldi dudaklarıma kuruldu, dudaklarım kurudu. O an yüreğime dar geldi göğsüm; çıkıp gidecek, beni terk edecek sandım. Film nasıl bitti hiç anlamadım. Sonraki üç akşam yine aynı filme, yine aynı sinemaya ve yine aynı sandalyeye oturmaya gittim…

--Bu sana gelmiş.
--Nedir o anne? dedim.
--Aysel teyzen uğradı bugün. Bu zarf Rıdvan’ın, dedi. 

   Elinden kaptığım gibi çıktım salondan. Üst kattaki odama koşarak mı, yoksa uçarak mı çıktım bilmiyorum. Zarfı pencere kenarındaki masamın üstüne bıraktım. Hemen açacak cesareti arar gibi ellerim cebimde masanın etrafında tutarsız bir şekilde dolanmaktaydım. Pencereyi açtım. Soluğum ciğerlerimi doldurmak istemiyordu. Uzanan ellerimi her defasında geri çekiyordum. Heyula ile hülya arasında gidip gelmekten yorulmuştum. Elimi yakacağından korkarak zarfı tuttum. Yatağın ucuna bıraktım bedenimi. Dualarla ve incitmeden zarfı açtım. Harflerin üstünde gezindim durdum. Okumadan seyrediyordum. Naif bir el yazısı kâğıdı süslemişti. Sanki harfleri incitmekten korkar gibi nazik ve kenar süsüymüşçesine zarifti. Onun sesinden dinler gibi okudum:

   Rıdvan merhaba,
   İçimde biriktirdiklerimi sana söyleyemem ama belki yazabilirim dedim. Mektubuma karşılık verirsen,   cesaretimi pekiştirmiş olacaksın.
   Çarpışmadan selamlaşabilmek ümidiyle…
   Cennet 

   Mektubu arka arkaya kaç defa okuduğumu hatırlamıyordum. Şehri içine çeke çeke, tüm zevki ile bakabileceğin en güzel teraslardan bakmak gibi, bir iskemle çekip kuruldum kelimelerin manzarasına. Her okuduğumda farklı manaların otağına misafir oluyordu zihnim. Kimi zaman; neden olduğunu anlamlandıramadığım can acısına teslim oluyordum, kimi zaman da filizlenen umutların peşi sıra ebruli bir hayalin ardına düşüyordum ve ne vakit gözümü arkaya çevirsem o an özlemi yeniden başlıyordu...

   Yazdım sildim ve sildiklerimi yeniden yazdım. Bu döngü beni hedefime götürecek hiçbir menzile vardırmadı. Yirmi dokuz harften, yüreğimdeki yarayı anlatacak bir cümle kuramıyordum. Bir taraftan da bir an önce umduğu karşılığı vermek, göndermek istiyordum. “Ya fikrini değiştirirse” endişesi dalgakıranımı aşan azgın su misali kurduğum cümlelere çarpa çarpa yıpratıyor, ters düz ediyor, bozguna uğratıyordu. Zihnimin varoşlarına saklanmış kelimeler acaba beni doğru cümlelerin ışıklı ana caddesine götürebilecekler miydi?  Yazmaya başlamıştım artık: 

   Cennet merhaba,
   Mektubunla gelen heyecanı ve ardından yaşadığım şaşkınlığı ve onu üstümden attıktan sonraki mutluluğumu ifade edeceğim kelimeleri ne çok aradım bilemezsin. Lakin inan aradığımı bulamadım. Lütfen ‘Ne oldu, nasıl oldu?’ , diye sorma. Çünkü bu sorularına karşılık duran cevapları bulamadım. Sadece şunu bilmeni isterim; bende o kadar çok yer ettin ki, zihnimin tüm odalarında sen varsın. Kıvrılıp uyuyacak döşek kalmadı…
   Çarpışmadan selamlaşmış olsaydık belki bu kadar güzel olmazdı her şey.   
   Kapı Kulunuz Rıdvan 

   Mektup ona duyduğum his denizinde damla etmeyecek kadar yavandı. Ne yazsam bir katreden öteye gitmeyecekti lakin yapacakta çok fazla bir şey yoktu. Eksik bile olsa bir şeyler yazmalı ve göndermeliydim. Zarfın içine yüreğimi de koydum, kapattım. Mektubu göğsümde bir ateş parçası gibi taşıyarak Aysel teyzeme vardım. Şimdilerde, o an yüzümde gördüğü tebessümü yeri geldiğinde teyzem hep anlatır. Çevresini heyecan bulutunun sardığı bir mutluluk yaşadığım her halimden belliydi. Neden geldiğimi anlamıştı. Sevgi nedir bilirdi. Kimi zaman dalıp dalıp giderdi ama hiçbir şey anlatmazdı. Annem bir gün: “Teyzen, acı ile mayalanmış bir hikâyenin kahramanlarından biridir” demişti. Tüm bildiğim bundan öteye gitmezdi. Hiç birimize sordurmazdı bu yönden gelen soruları ve bizde onun gibi sessizce kabullenmiştik bu durumu. 

   Teyzemin evi o günden sonraki mektuplarımızın postanesi olmuştu. Bende, Cennet’te yazdıklarımızı ona bırakıyor, bize yazılanları ondan teslim alıyorduk. Özellikle Cennet’in ailesine bir şey sezdirmemek ve birilerinin ağzında sakız olmamak için, bir gün Cennet, ertesi günde ben uğruyordum. Çarşıda, pazarda tevafuk etmemizin dışında nerdeyse hiç görüşmüyorduk. En yakın olduğumuz zaman “Ah Müjgan Ah” filminin ikinci yarısındaki efsunlu anlardan ibaretti. Artık harflerin sesi ile onu duyuyor, zarfa sinmiş kokusu ile soluklanıyor, gözünün değdiği cümlelerden, onun ela rengi derinliklerine erişiyor ve orada kayboluyordum. Ellerinin izlerini arıyordum, kelimelerin arasındaki boşluklarda. Bir sonraki günü sabırsızlıkla değil, onun cümleleri ile buluşacak olmanın keyfi ile beklemenin bu sevdayı kutsayacağına olan bir iman büyümüştü içimde. Sevmiştim bu sabrın beraberinde bu keyfi de getirmesini. Yüreğime itiraz etmedim. 

   Mektuplar sessiz sözlerimizdi. Bir süre sonra anladık ki; birbirimize yazarken kendimizi, biz de sil baştan tanımaya başlamıştık benliğimizi. Gönlümüze yapışan hırsın, şehvetin, nefretin kirini, tozunu, isini bu aşkın sabrı ile siliyor, pak ediyor, temizliyorduk. Ona yazmak, ondan geleni okumak iyi ediyordu ruhumu, tamir ediyordu hasar görmüş yerlerimi, bir merhem gibi sarılıyordum cümlelerine. Gün geliyor içime kor bırakıyorlardı, yakılması gerekenleri kül etmek için ve çok zaman soluğum yetişmiyordu her söz ile beraber içimde boy atan hasrete. Kocaman bir yazı yüreğim Cennet’te geçirmişti.  

   Bir gün, bir şiirden alıntı ile sonlandırmıştım mektubumu: “Gidersen kim sular fesleğenleri, kuşlar nereye sığınır akşam olunca…(2) diye. Cevabı içimi acıtmıştı. Ses etmemiştim ama korku yüreğime bir hain gibi sokulmuş, ilk fırsatta beni pusuya düşürmek için sinmişti. İçimde kocaman bir dağ misali büyümüş endişe ile uyandım. Bir çırpıda Aysel teyzemin kapısındaydım. Bir şey beni çağırıyordu. Besmele ile zili çaldım. Kapı açıldı, teyzemin yüzünde sözlerinin yetim kaldığı bir acı duruyordu. Hiç bir şey sormadım. Onun da bir şey diyecek kudreti yoktu. Zarfı uzattı ve sustu. Sanki bildiği tüm sesleri yitirmiş gibi sustu… 

   Geldiği gün gibi, hiç beklenmedik bir gün, ardından bıraktığı veda mektubu ile sessizce gitti. Yazın son günleri idi. Güz, artık sararmaya yüz tutsun diye köşeye sıkıştırmıştı yeşili. Ne çok benziyordu yeşil bana, sararmıştık beraber. O giden yazla, bense Cennetsizlik coğrafyasında. Bir gecede son bulan hayallerini, ailesinin onu zengin bir delikanlıya layık gördüğünü ve buna direnecek gücünün olmadığını anlatmadığı bir sade mektup ile gitmişti. Tüm bu olanları Aysel teyzem, o yılın son günlerinde sesimin, soluğumun ufak ufak çıktığı bir gecede, bir çırpıda anlatmıştı. Üstünden geçen bunca yıldan sonra da bir daha hiç sormadım. Bir daha dinleyecek cesareti içimde hiç biriktirememiştim çünkü… 

   Bir ayağım anılarımın acılar bataklığına saplanıp kalmış, derin ve endişeli, bir diğeri geleceğin kör şafağında nereye ayak izi bırakması gerektiğini bilmez bir halde idi. Bir önceki durakta inmek ve eve doğru yürümek niyeti ile otobüsün “duracak” yazan düğmesine bastım. Otobüs durağa yanaştı, kapı açıldı. İnmek için hareketlendim. Bir ayağımı yere bastım ve daha ikinci adımı atamadan bir şey hızla gelip bana çarptı. Geriye doğru düşerek otobüsün içindeki merdiven basamaklarına oturdum. Bir an sarsılsam da, bu durumlardaki tecrübelerimin verdiği rahatlık ile çabuk toparlandım. O son basamaktan da indim. Otobüse yetişmek için koşan bir kadın ve bukle bukle saçları, kahverengiden elaya, oradan da yeşile uzanan sanki üç renkli bir gökkuşağı gibi ışıldayan gözleri ile yedi, sekiz yaşlarındaki bir kız çocuğu duruyordu karşımda. Sade-ce “merhaba Cennet” çıktı ağzımdan; bizim adını, onun da bizi umursamadığı o sokağın köşesinde hayatın bize, bizim de birbirimize çarptığımız bu-gün. İlk değildi ama kim bilir belki de sondu…

   Az önce hiçbir şey olmamış, ayaküstü bile olsa hiçbir şey konuşmamış, Cennet’in yakıcı güzelliği ile çarpışmamış gibi eve doğru yürümeye başladım. Faruk amca, sıcak havalarda kahvehanenin önünde hep oturduğu o bilindik yerine kurulmuştu. Elindeki orta şeker Türk kahvesi ile sanki dimağını temizliyordu. Oysaki ne çok ihtiyacım vardı benim de böyle bir ikmale. Ocağın üstündeki rafta, çaydanlığın buharında demlenir gibi duran radyodan, yarım kalmış hayatlar için hüzne dokunan alaturka şarkılar buğulanıyordu. Faruk amca içeriye doğru seslendi: 

--Nâfiz! Alaeddin’e söyle de şu radyonun sesine bir parça dokunsun hele… O radyonun sesine, şarkıda benim içime dokundu… 

   Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
   Bir yer ki sevenle sevilenlerden eser yok
   Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
   Bir yer ki sevenle sevilenlerden eser yok…(3)

   Aklımın ve kalbimin arasındaki karanlık sokaklarda bir ses dolandı durdu:  “Bu da geçer Yâ Hû” dedi. Ve o ses bir gülümsemenin koynunda yürüdü, esir aldı yüzümü. Dipten ama her mısrada biraz daha yükselen bir şiir, geriye kalan tüm sesleri silerek yanaştı içimdeki ıssız limana:   

   …yine de bir adın kalmalı geriye
   bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
   aynaların ardında sır
   yalnızlığın peşinde kuvvet
   evet nihayet
   bir adın kalmalı geriye
   bir de o kahreden gurbet
   beni affet
   kaybetmek için erken, sevmek için çok geç…(4)


   (1)Beste: Selâhattin Pınar / Güfte: Mustafa Nâfiz Irmak
   (2) Ahmet Arif
   (3) Beste: Alaeddin Yavaşca / Güfte: Faruk Nâfiz Çamlıbel
   (4) Ahmet Hamdi Tanpınar